31 Mayıs 2015 Pazar

NÜKLEER SANTRALA NEDEN KARŞI ÇIKMALIYIZ?

Yayın Bilgisi: Gürsoy U. Hasta doktorunu dinler: Nükleer Santrala neden karşı çıkmalıyız?. Arter, Mersin Tabip Odası Bülteni:2005;1:3-9.
NÜKLEER SANTRALA NEDEN KARŞI ÇIKMALIYIZ?
Umur Gürsoy[1]
Meslek Odalarının Artan Sorumluluğu
Çağcıl demokratik ve liberal ekonomiye sahip devletlerde toplumdaki huzur irili ufaklı çeşitli çıkar grupları arasındaki uyum sayesinde sağlanır. Çıkar grupları (aynı zamanda baskı grupları, lobici gruplar olarak da adlandırılır), gevşek ya da sıkı organize olmuş, kendi taraflarından yana hareket eden, seçimlere girmeden kamu politikasını değiştirmeye ya da kamu politikasında yapılacak değişikleri önlemeye çalışan gruplardır.[2]
Gelişmiş Batılı (Kuzeyli) ülkeler tarihlerindeki büyük din ve iç savaşları ve sonunda yaşadıkları iki büyük dünya savaşı sonunda mantıksız ve hiç bitmeyen çatışmalarına yol açan ırk ve din temelli çıkar grubu kavramı yerine yurttaşlık haklarıyla desteklenen ekonomik sektörler arası (aynı işi yapanlar) çıkarları ve demokratik ve barışçı çatışmayı koymuştur. Çıkar gruplarının çeşitli üst (Enerji, turizm gibi) ve alt (rüzgâr, kömür, petrol sektörü veya kış, yaz, sağlık turizmi sektörü gibi) grupları vardır, ama en temel ayrım özel çıkarlar ve kamu (halk) çıkarları şeklindedir. Bütün bunların sonu (uluslararası şirketlerin yerli ortakları vasıtasıyla oluşturduğu çıkarlar haricinde) tek bir çıkar grubuna, içinde bütün çıkar gruplarını barındıran ulusal çıkarlara varır. Çünkü devlet tek tek özel çıkarların birleşmesiyle oluşur. Çıkar gruplarının güçlü olmadığı ülkelerde kamunun çıkarlarının kamucu-toplumcu devlet modelleri (Kemalist-sosyalist vb.) korurken, başını ABD’nin çektiği çok uluslu sermayenin Dünya Ticaret Örgütü anlaşmaları ve borçlandırma yoluyla hükümetler üzerinde oluşturduğu egemenlik, günümüzde yerel topluluklardan oluşan gerçek kamusal çıkarların korunmasını zorlaştırmıştır.
Ülkemiz kamucu Kemalist cumhuriyet modelinden liberal ekonomiye geçişi, 12 Eylül Darba yönetiminin baskıcı anayasası ve seçim, siyasi partiler ve memur sendikaları vb. yasaları nedeniyle sakatlandığı için kamu çıkarlarının korunması neredeyse tamamen küçük çevre korumacı gruplar dışında meslek odalarına kalmıştır. Çünkü içinde henüz ırk, din ve ideolojik ayırım temeline dayalı olmayan ve hükümet dışı oldukları için çokuluslu sermayenin sözünü geçiremediği tek demokratik örgütlenme meslek odalarıdır.  Bu nedenle meslek odaları sadece üyelerinin değil üyelerinin aile ve akrabalarından oluşan bütün bir kamunun çıkarlarını da savunmalıdır. Türk Tabipler Birliği ve Tabip Odaları’nın zaten böyle bir görevi vardır: Halk sağlığını korumaya çalışmak.[3]
Nasıl Mersin veya Antalya’daki seraları etkileyen bir afet turfanda sebze ve meyve fiatları yoluyla bizleri etkiler ya da Mersin’deki 7 büyüklüğündeki bir deprem bütün Türkiye’deki hekim ve sağlıkçıları etkilerse (Erzincan ve Adapazarı-Gölcük depremlerindeki geçici görevlendirmeleri hatırlayınız); Mersin’deki bir nükleer santral yatırımı da bütün ülkenin sağlıkçılarını değil bütün dünya halklarını ilgilendirir. Zira Çernobil Nükleer Santralının tek bir reaktöründeki nükleer yangın bütün dünyayı ilgilendirmişti.
“Tüm uzmanların aynı görüşte olmaları, hepsinin de yanılmaları anlamına da gelebilir”
Bertrand Russell
Nükleer santralların bizleri bir başka ilgilendirme nedeni de tamamen meslekidir. Yürürlükteki yasa ve yönetmeliklere göre -Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) ve İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatlarına İlişkin Yönetmelikler- aynı zamanda 1. Sınıf Gayrı Sıhhi Müessese (GSM) olan ÇED yönetmeliğine tabii işyerlerinin çevresinde bırakılması gereken Sağlığı Koruma Bandı Mesafesi kararı, tamamen bir hekim ve sağlıkçı işidir. Ne var ki gözden kaçan bir mevzuat düzenlemesi ile ÇED yönetmeliğine göre içinde sağlıkçıların bulunmadığı ÇED İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu (İDK), GSM değerlendirmesinin yer seçimi ve sağlığı koruma bandı mesafesi belirleme aşamalarına karar vermekte; mühendislerin raporu sağlıkçıların GSM raporu yerine geçmektedir.
Bu yanlışa sağlıkçıların müdahale etme noktası İDK’ya sunulan ÇED raporu hakkında İl (Sağlık) Halk Sağlığı Müdürlüğünden istenen görüş verme aşamasıdır. ÇED raporu dosyası İl (Halk) Sağlık Müdürlüğüne yollanır ve yapılacak işletmenin sağlık yönünden sakıncası var mı? diye görüş sorulur. Ne yazık ki bu görüş, gerek ÇED ve GSM raporu değerlendirmesini bilmeyen, gerekse sağlık mesleği elemanı olmayan sağlık müdürlüğü yetkilileri tarafından “Yasa ve yönetmeliklere aykırı olmamak kaydıyla uygundur” şeklinde verilmektedir.
Hukuki biçimciliğin ve politik felcin bir göstergesi olan bu durum aslında bir görev ihmali ve mesleki yetki gaspıdır. Çünkü yapılacak yatırımın ÇED Raporu başvurusunun “Yasa ve Yönetmeliklere aykırı olup olmadığını”, kamu adına sağlığın korunmasından sorumlu örgüt olan (halk) sağlık(ğı) müdürlüğü ve SB bilebilir ve zaten bu nedenle görüşü istenmektedir. Ama neredeyse bütün sağlık müdürlüklerine bulaşıcı hastalık gibi yayılmış verilen bu genelleşmiş görüş, sınavda öğrencisine “Aşağıdaki cevaplardan hangisi doğrudur?” diye soran öğretmene öğrencisinin “Hangi cevap doğruysa doğru cevap odur”, diye yanıtlamasından farklı değildir. Çünkü öğrencinin görevi soruya kesin bir yanıt vermesidir. İl (Halk) Sağlık(ğı) Müdürlüğü’nün ÇED raporu ile ilgili görüşü: “İlgili yatırımın halk ve çevre sağlığı yönünden yasa ve yönetmeliklerimize göre sakıncası yoktur.”, veya “ÇED raporunun şu, şu madde ve bölümlerinde anlatılan önlemler eksiktir; şu yönde bırakılan sağlığı koruma bandı mesafesi yetersizdir veya (en önemlisi) yatırımın yer seçimi yıl boyu en çok esen (hâkim) rüzgârların yerleşim yerlerine doğru esmesi nedeniyle uygun değildir.” şeklinde olmalıdır. Bütün bu görüşlerin hukuki bağlayıcılığı vardır ve yasasal yollardan itiraz edilip uygun görüş verilen bir ÇED Raporu iptal edildiğinde yukarıdaki gibi yuvarlak (bulanık) bir görüş vermek aslında görev kötüye kullanmak demektir.
Bir başka yanlış ta İDK toplantısına katılan Mersin İl Sağlık Müdürlüğü ve SB’ndan katılan ve Akkuyu Nükleer Santralı Projesi ÇED raporuna uygun görüş veren iki yetkilinin mesleğinin çevre mühendisi olmasıdır. Böyle bir temsiliyet, bırakın bir başka sağlıkçının, hastayı bir çevre mühendisinin muayene ve tedavi vb. etmesi demektir.
Çevre mühendisleri ile alıp veremediğim yok, ama Türkiye’de çevre mühendisliği eğitiminin çevre ve halk sağlığı bilgisi bakımından ne kadar yetersiz olduğunu kendi hocalık dönemimden biliyorum. 1999-2005 arasında öğretim görevlisi olarak çalıştığım Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesinde, Türkiye’de bir ilk olan uygulamayla iki yıl, üniversitenin Mühendislik Fakültesi Çevre Mühendisliği Bölümü 1. Sınıf öğrencilerine seçmeli halk sağlığı dersleri verdim. 20-30 kişilik sınıftan sadece 8 öğrenci dersimi seçmişti. Türkiye’de çevre sağlığı dersini halk sağlığı uzmanlarından alan başka çevre mühendisliği bölümü olduğunu sanmıyorum. Akdeniz Çevre Mühendisliği öğrencilerine hava kirliliği dersini bir ziraat mühendisliği hocası veriyordu. SB ve sağlık müdürlüğünün görüşünün Çevre mühendislerince oluşturulması; ‘yok hükmündedir ve bir mesleki yetki gaspı’dır.
Ev sahibinin hiç mi kabahati yoktur? Tıp fakültesindeki aldığınız halk sağlığı derslerinde çoğunuza hâkim olan tutumu hatırlayın: Siz klinisyen olacaksınız, bu derslerden size ne? Ama şimdi içinizden azımsanmayacak sayıdaki bazılarınız sağlık müdürü, şube müdürü, müdür yardımcısı ya da bakanlık merkez teşkilatında teknokrat oldu. Sizinle beraber çocuklarınızın ve sevdiklerinizin de yaşadığı illerde sizin ve halkın sağlığını ilgilendiren ağır sanayi yatırımları ve nükleer santrallarla ilgili değerlendirmeleri ya çevre mühendisleri ya çevre sağlığı teknisyenleri (ki hiç yoktan iyidir) yapıyorlar; sağlık müdürlüğü ve sağlık bakanlığının görüşlerini onlar hazırlıyorlar ve tıp fakültesi mezunları, müdür veya bakanlıkta daire başkanları olarak size de “Yasa ve yönetmeliklere aykırı olmamak kaydıyla uygundur” şeklindeki absürt (saçma) görüş yazılarını imzalamak düşüyor.
SONUÇ
Birçok insan aynı şeye inanırsa kolaylıkla şu sonuca varabilirler: Bok yiyen milyonlarca sinek yanılmış olamaz. Ya da özel hayatında son derece namuslu olan modern bir iş adamını ele alınız. Onu yönetim kurulu üyesi yapıp sorumluluğu on iki kişiyle birlikte ona yüklerseniz birden zeki bir katil gibi davranabilir.
Kontrad Lorenz
Bu yazıyı okuduktan sonra, Nükleer santrallara neden karşı olmamız gerektiği hakkında daha fazla bilgi edinmek istiyorsanız; konusunda uzman 206 bilim insanının 2007 Martında imzalayıp kamuoyuna açıkladığı “Nükleer Santral Karşıtı Biliminsanları Bildirgesini, Türkiye Halk Sağlığı Uzmanları Derneği’nin (HASUDER) Akkuyu Nükleer Santralı projesi ile ilgili 26.04.2014 tarihinde yaptığı açıklamasını ve son olarak benimde katkı yaptığım Türk Tabipleri Birliği Halk Sağlığı Kolu’nun Şubat 2005 tarihli Akkuyu Nükleer Güç Santralları Projesi ÇED Raporu hakkındaki bir ön değerlendirme sayılabilecek değerlendirmesini yazımda daha güncel ve yerel bilgiler vermek adına lütfen verdiğim bağlantı adreslerinden okuyunuz.[4],[5],[6]


 Haritalarda sınırları ve komşulukları görülen ve 8 km2’lik vatan toprağını kirletecek “4.800 MWe Kurulu Gücünde Olan Akkuyu Nükleer Güç Santralı Projesi’nin (ANSP)(Nükleer Güç Santralı, Radyoaktif Atık Depolama Tesisi, Deniz Dolgu Alanı ve Yaşam Merkezi)” çevre örgütleri ve nükleer santrala karşı çıkan kimi örgütlerin muhtemelen tamamını okunmadan yaptıkları basın açıklamaları nedeniyle 3730 sayfa sanılan, ama internet kaynaklarından ulaşamadığım biri (açılmayan CD eki olarak Deniz Suyu raporları ekindeki PC Sea Water dosyası) hariç bütün ekleriyle toplam 4903 sayfa tutan ANSP Nihai ÇED Raporunu baştan sona okuyarak değerlendiren sayılı halk sağlığı uzmanlarındanım.
Olabildiğince sade ve kısa olmasına dikkat ederek ANSP Nihai ÇED Raporu’ndaki, bazıları henüz TTB Değerlendirmesinde de açıklanmayan kabul edilemez eksiklerin neler olduğunu önem sırası gütmeden sıralayarak anlamak istiyorum.
1. Uzun, multidisipliner, çok teknik ve ileri (yan dal) uzmanlık gerektiren ANSP Nihai ÇED Raporu devlet kurumlarının değerlendirme sığasının çok üzerindedir. Özel Format Belirleme ve İDK Toplantısına katılan toplam 83 katılımcıdan SB adına (biri Mersin İl Sağlık Müdürlüğü’nden) katılan ikisinin de mesleği çevre mühendisidir. Katılımcıların %36,1’ü genel müdür, şube müdürü ya da yatırımcı veya ÇED firması yetkilisidir. Diğer katılımcıların % 19,3’ü alanı belirtilmemiş mühendis, % 10,8’i çevre mühendisi, % 8,4’ü jeoloji mühendisi, %9,6’sı ise toplantı katılım tutanağına kendini teknik uzman olarak yazmıştır. Kurumları yönünden katılımcıların % 28,9’u Çevre ve Şehircilik Bakanlığı (ÇŞB) kuruluşlarından, % 12,1’i askeri kurumlardan, % 12.i’i Orman ve Su işleri Bakanlığından,  7,2’si Akkuyu Nükleer Santralı (ROSATOM) yetkilisi, % 7,2’si de ÇED firması DOKAY ve onun danışman firmalarındandır. TAEK’ten katılan 4, Hacettepe Nükleer Mühendislik bölümünden katılan 2 akademisyen büyük olasılıkla nükleer mühendistir. İDK toplantısına katılan diğer üç akademisyenin üçü de jeoloji konusunun uzmanıdırlar. Komisyonda Allah için bir tane hekim veya sağlıkçı yoktur. (ayrıntılı bilgi için bkz. Dipnot 6’daki yayın).
2. Hiçbir ticari firma, müşterisinin beğenmeyeceği bozuk ürünü satmak istemez. Bu durum ANSP gibi devasa yatırımların yüksek ücretlerle özel ÇED firmalarına yaptırılan ÇED raporlarında daha belirgindir.  ÇED raporları uygun bulunmak için; ÇED yönetmeliği de raporları uygun bulmak için kurgulanmıştır.
1000 yıllık devlet geleneği olan ve Dünyanın en büyük 40 ekonomisinden bir olan (2012-2016 döneminde dünyanın 17. büyük ekonomisi) Türkiye Cumhuriyeti’nin 10 yıl önce (1995) yapacağı Nükleer santral ihalesinin ön incelemesinin yapılması işi ihale ile nükleer santral deneyimi olan yabancı (Güney Kore) danışmanlık şirketine verilmişti. Bu kez, teknik yeterliliği, hangi uzmanlık alanlarından hangi hizmeti satın aldığı; ÇED raporunun neredeyse kime hazırlatıldığı (tahmin edilse bile) meçhul olan DOKAY isimli yerli özel bir ÇED hazırlama firmasına yaptırılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin ülke güvenliğini ilgilendiren çok büyük risklerle dolu nükleer enerjili geleceği, konuyu hiç bilmeyen ve daha önce böyle bir konuda ÇED hazırlama deneyimi olmayan DOKAY isimli bir ticari ÇED firmasına teslim edilmiştir. Bu durum her şeyin ötesinde büyük bir milli güvenlik zaafıdır.
3. Bünyesinde 1200 MW’lık 4 nükleer reaktör barındıracak ANSP ÇED raporunda ‘işletme’ (Barış durumunda ve normal çalışması koşulları) haricinde; gerek barışta gerek savaşta veya olağanüstü hallerdeki “kaza, nükleer yakıt atıklarının bertarafı ve santralın söküm” aşamaları nitelikli olarak değinilmemiş, tanımlanmamış ve yeterince ayrıntılı açıklanmamıştır. ANSP sadece Türkiye’nin değil, aynı zamanda DOKAY’ın ve hisselerinin %92,85’si JSC ‘Concern Rosenergoatom’a (Devlet kuruluşu ‘Rosatom’a bağlı şirket)-Rusya,  %3,47’si JSC Atomstroyexport-Rusya’ya, %3,47’si OJSC Inter RAO UES-Avustralya’ya, % 0,1’i JSC Atomenergoremont-Rusya’ya ve % 0,1’i JSC Atomtechenergo-Rusya’ya ait Akkuyu NGS Elektrik Üretim A.Ş.’nin de ilk nükleer santralıdır. Çünkü ÇED raporunda, tasarımı örnek (referans santral) alınacağı ve Türkiye koşullarına ÇED Raporu uygun bulunduktan sonra uygulanacağı ifade edilen Rusya’nın Novovoronezh-II Nükleer Güç Santralı’nın inşaatı henüz bitmemiş ve faaliyete geçmemiş olup, dünyada çalışan örneği bulunmayan bir santraldır.[7] Türk halkı yeni Rus santral tasarımının kobayı yapılmıştır. Bu reaktör kendi türünün ilk örneği olup Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun (UEAE) 26.02.2015 güncellenme tarihli bilgiye göre halen inşaatı bitmemiş ve işletmeye alınmamış bir santral ve tasarımdır.[8]
4. ÇŞB adına İDK katılımcı kurum ve kuruluşları tarafından uygun bulunan ANSP ÇED raporundaki bütün senaryolar ve değerlendirmeler sanki santral yerleşkesinde sadece 1200 MW’lık tek santral olacak ve reaktörlerden birinde Çernobil örneğindeki gibi büyük nükleer yangın çıkınca kaza diğer reaktörlere yansımayacakmış gibi vb. senaryolarına göre yapılmıştır. Oysa Japonya’daki son Fukuşima Nükleer santral kazası hiç de böyle olmamıştır. 7 şiddetindeki depreme göre deniz kıyısında inşaa edilen Fukushima Daiichi Atom Santrali işletmesinde toplam altı nükleer reaktör vardı. 11 Mart 2011’deki çifte doğal afet (9 şiddetindeki deprem ve tsunami) nedeniyle 6 reaktörün 1., 2. ve 3. numaralı reaktörlerinin nükleer yakıt  çekirdeklerinde hasar (erime) oldu ve 1., 3., ve 4. Reaktörler patladı. 2. Ünitesinden de çok miktarda radyoaktif atık denize ve havaya kaçarak afet üçlü (deprem, tsunami, nükleer kazalar) afet biçimini aldı. Oysa patlayan 4. Reaktör ve 5. ve 6. Reaktörler bakımda olmaları nedeniyle deprem ve tsunami sırasında elektrik üretmiyorlardı.
Santralların ekonomik ömürlerinin 60 yıl olduğu ve 2023 yılına kadar dördünün de bitirileceği savlanmaktadır.  En kötü olasılıkla bugünden 60-70 yıl sonra (2083) gerek 7 şiddetindeki beklenen büyük Akdeniz depreminin ve ülkemizin jeopolitik konumunun duyarlılığı nedeniyle barış-savaş ve terörist saldırı olasılıklarının bugünden bilinebilmesi olası değildir. Bu çoklu afet durumlarında yapılacak kurtarma ve koruma senaryolarının, Çevre sağlığı eylem planlarının bütün olasılıkları ve ayrıntıları düşünerek yapılması gerekir. Bu ne ÇED raporunda ne de devletin Afet Birimlerince bugüne kadar yapılmamıştır.
5. ANSP ÇED raporunda: “Stokastik etkiler uzun vadede, düşük seviyede (kronik) radyasyona maruz kalma ile ilişkilidir. ("Stokastik" kelimesi bir şeyin gerçekleşme olasılığı olduğunu ifade etmektedir.) Artan maruz kalma seviyeleri bu sağlık etkilerinin gerçekleşme olasılığını arttırır fakat etkinin türünü veya şiddetini etkilemez.” denilerek çok eski ve resmi kabullere dayalı olan ve fakat güncel hekimlik bilgisi gerektiren bir konuda ahkâm kesilmektedir. ÇED raporunda pek çok bilgi gibi aşağıdaki şu bilgilerin de üzeri karartılmış, yok farzedilmiştir:
“Radyobiyolojide resmi yaklaşım sadece DNA’ya doğrudan zararın “endişe verici” olarak kabul edilmesidir. Düşük dozların ve yavaş doz hızlarının etkilerinin belirlenemez olduğu; yüksek doz ve hızlı doz hızları çalışmalarının kabul edilebilir olduğu kabul edilir; çünkü geleneksel radyasyon biyologları, sadece yüksek doz tepkimelerini test etmekte ve sadece zardaki doğrudan radyasyon zararını incelemektedirler. Oysa, “iyonize radyasyona düşük ve yavaş doz hızlarında maruziyetin beklenmeyen etkileri düşük yavaş doz koşullarının özel olan üç farklı biyolojik işleyişi nedeniyledir: Petkau etkisi, monosit tükenmesi ve bozulmuş eritrosit hücreleri.
- Petkau etkisi:
Dr. Petkau 1970 yılında bir hücre zarını yok etmek için 26 rad/dakika doz hızında (Hızlı doz hızı) toplam 3500 radlık doza gerek olduğunu keşfetti. Ama 0.001 rad/dakika doz hızında (yavaş doz hızı) hücre zarını yok etmek için sadece 0,7 rad gerektiğini keşfetti. Yavaş doz hızında işleyiş oksijenin negatif elektrik yüklenmesi ile serbest radikallerin üretilmesidir. Yavaş doz hızlarında üretilmiş seyrek dağıtılmış serbest radikaller, hücre zarıyla, hızlı doz hızları tarafından üretilen yoğun sıkıştırılmış serbest radikallerin yaptığından daha iyi bir tepkimeye girme ve ulaşma olasılığına sahiptir.
Monosit Azalması:
Nükleer parçalanma (fizyon) insan ve hayvanların kemik dokusu tarafından depolanan stronsiyom-90, plütonyum ve transuranikler (transuranics) gibi radyoaktif çekirdekçikler (radyonüklidler) oluşturur. Akyuvarların yapıldığı kök hücrelerini saran kemikte biriken bu radyoaktif çekirdekçikler, (kök hücrelerine ve kemik iliğine) süreğen (kronik) düşük yavaş doz radyasyon (ışınım) salarlar.
Normal erişkinde, kanın mikrolitresinde yaklaşık 7780 akyuvar (lökosit) vardır. Bunların yaklaşık 4300’ü nötrofil ve 2710’u lenfosittir. Sadece 500 monosit vardır. Eğer kemikte biriken radyonüklitler tarafından yapılan yavaş irradyasyon (ışınlama) nedeniyle kemik iliğindeki kök hücreleri yıkıma uğradı ise, örneğin, toplam lökosit sayısı mikrolitrede 400 kadar azalsa bu, toplam akyuvar hücrelerinin % 5’i kadar bir azalma yapacaktır. Şayet, bütün azalma sadece nötrofillerden olsaydı, bu, kan sayımını hâlâ doğal sınırlar içinde bırakarak sadece % 9,3’lük bir azalma anlamına gelirdi. Lenfositler hâlâ normal sınırda kalacaklar; hatta 400 hücre azalması sadece lenfositlerde olsaydı, lenfositlerin % 14.8’lik bir azalma olacaktı. Ancak, tüm bu azalma monositlerde olursa monositlerde % 80’lik dramatik bir azalma olurdu. Bu nedenle düşük doz radyasyonda, monositlerin gözlenmesi lenfosit ve nötrofillerdeki etkinin gözlenmesinden (şimdi genellikle yapılan lenfosit ve nötrofil etkisinin gözlenmesidir) daha önemlidir. Çünkü monositler eritrositlerdeki demirin yaklaşık % 37-40’ının geri dönüşümünden sorumlu oldukları için azalmaları demir eksikliği anemisi ne yol açar. Ama asıl önemleri bağışıklık düzenini harekete geçiren maddeleri salgılamaktan sorumlu olmalarıdır. Sayılarında ciddi azalma halinde pek çok hastalığın görülmesinin nedeni olan bağışıklık düzeni baskılanır.
Biçimsiz (deforme) eritrositler:
Yeni Zelenda’dan Dr. Les Simpsons, elektron mikroskobunda, beyin işlevlerinde şiddetli yorgunluğa neden olduğu için kısa süreli hafıza kaybı şeklinde belirti veren biçimsiz alyuvar hücreleri diye tanımladığı hücreler gözlemledi. Dr. Simpson, çok sayıda kronik yorgunluk hastasında böyle hücreleri saptadı ve kuramsal olarak bu duruma onların şişkin veya kabarık şekilleri yüzünden ince kılcal damarları tıkamasının ve böylece beyin ve kasların yeterli oksijen ve besinlerden mahrum bırakmasının yol açtığını düşündü. Kronik yorgunluk sendromu hem Bura- Bura hastalığı olarak adlandırılan Hiroşima ve Nagazaki’de hem de Çernobil’de saptandı.”[9]
ÇED Raporu’nda bölgedeki hastalıklar başlığında sadece kanser verileri kullanılmıştır. Bu veriler dışında mide ülseri ve mide zarı atrofisi, tiroit, meme, kan yapıcı organ ve diğer organ kanser ve tümörleri, hipotroidi, düşük doğum ağırlıklı (2500 gramın altındaki) bebek doğum sayısı ve ölüm sayısı ve prematüre bebek doğumu sayısı ve ölüm sayısı, gençlik tipi (Tip I) diyabet dâhil şeker hastalığı, verem gibi süreğen enfeksiyon ve bağışıklık bozukluğu hastalıklarından söz edilmemiştir.
TTB Halk Sağlığı Kolu Değerlendirmesinde de belirtildiği gibi yaptığım ve mart ayı içerisinde Türk Tabipleri Birliğine teslim edilecek ayrıntılı incelememe göre, son kez revize edilip 31 Mart 2014 tarihinde Bakanlığa sunulduğu ve ÇŞB’ınca değiştirilmeden UYGUN bulunduğu halde ANSP ÇED Raporu, Çernobil nükleer kazasının henüz gerçekleşmediği günümüzden 34 yıl öncesinin (1980) ve Fukushima nükleer kazasının gerçekleşmediği 21, 20 ve 14 yıl öncesinin (1988, 1993, 1994 ve 2000) bilgi, tüketim ve yaşam biçimlerine ve değerlendirme yöntemlerine göre elde edilmiş eski, ulusal ve yerel olmayan verilere dayanmakta olup günümüzün kişi-yer ve zaman özelliklerini temsil etmezler. Uzun, teknik ve karmaşık bir raporun ve eklerindeki laf kalabalığı ve İDK katılımcılarının yetersiz yüzünden yatırımcı konsorsiyum, ‘köpeksiz köyde değneksiz gezerek’ güncel ve doğru veri ve doz hesaplarının üzeri “hukuki biçimciliğin ve politik felcin birbirini takviye ettiği karmaşık uygulamaların arkasına sığınarak” karartmıştır.
5. Son olarak doğuda Mersin’e 120, Adana’ya ve İskenderun ve Antakya’ya yaklaşık 200 km uzaktaki nükleer santral sahasının 10 metre yüksekte esen hâkim rüzgârları çoğunlukla Kıbrıs’a estiği görülmektedir. Ne var ki nükleer santral sahasında (ne yazık ki sadece bir yıllık -Kasım 2009-Ekim 2010- döneminde ait olan 10-25 ve 60 metre yüksekteki hâkim rüzgâr yönleri küçük rüzgar gülünde görüldüğü gibi batıya, kuzeye ve doğuya da esmektedir. Özellikle bölgenin yağışlı ayları olan ekim, kasım, aralık, ocak, şubat, mart ve nisan aylarından mart, nisan ve ekim aylarında hâkim rüzgârlar karaya doğru büyük yerleşim yerlerine esmektedir. Bu aylarda olabilecek bir nükleer kazanın bütün radyasyonlu yağmuru kuzeye ve kuzey doğ ve kuzey batıya doğru esen hâkim rüzgarlarla Toroslara yaslanarak bölgeye hapsolup kara ve gündüz meltemleri ile bütün yükünü Toroslara, Çukurova’ya ve o yağmurlarla beslenen şehir içme suları ve besinlere boşaltacaktır. ÇED raporunda bu durum karartılmıştır.
EN İYİ ÇED RAPORU DEĞERLENDİRMESİ SANDIKTA YAPILIR;
Videodaki adam gülmekten kırılırken, alt yazıyla yapılan mizaha göre şu sözler zorlukla dökülüyordu ağzından “… bu arada iki seçim yapıldı. Her şeye rağmen ikisini de açık ara kazandık. Biz ne yaparsak yapalım bize oy veriyorlar. Şimdi önümüzde bir seçim daha var onu da kazanacağız. Spiker “Yine mi yüzde 45?” diye soruyordu; “Evet yine yüzde 45” diye cevap veriyor bizimkisi; “Hırsızlık hiç bu kadar keyifli olmamıştı.”[10] İşte bütün bu ahval ve şerait nedeniyle Akkuyu Nükleer Santralı Projesinin külliyen değerlendirilmesi, başta Mersinliler olmak üzere bütün Türkiye tarafından yaklaşan seçimlerde, sandıkta yapılacaktır.
10 Mart 2015, Osmaniye



[1] Halen Osmaniye Merkez Toplum Sağlığı Merkezi’nde Halk Sağlığı Uzmanı  olarak çalışan yazarın Dikensiz Gül (Doğu Akdeniz Çevrecileri Temiz ve Yenilenebilir Enerji Kaynakları Raporu), Enerji’de Toplumsal Maliyet ve Temiz ve Yenilenebilir Enerji Kaynakları isimli iki telif ve Çernobil’in Sağlık Sonuçları ve Çernobil Halk Mahkemesi isimli iki çeviri kitabı ve çok sayıda bilimsel ve halklaştırılmış bilim yazısı vardır.
[2] Çıkar Grupları. http://tr.wikipedia.org/wiki/Çıkar_grupları. Erişim tarihi: 26.02.2015.
[4] Nükleer Santral Karşıtı Bilim İnsanları Bildirisi. 10 Mart 2007. http://nukleersiz.org/raporlar. Erişim tarihi: 26.02.2015.

[5] HASUDER. Nükleer Santraller Bir Halk Sağlığı Sorunu: Çernobil insanlığa bir derstir! 26.04.2014. http://www.hasuder.org.tr/hsg/?p=2688. Erişim tarihi: 26.02.2015.

[6] Akkuyu Nükleer Güç Santrali Projesi ÇED Raporu Değerlendirmesi. Ankara: Türk Tabipleri Birliği Halk Sağlığı Kolu. Şubat 2015. http://www.ttb.org.tr/kutuphane/ced_rpr.pdf. Erişim tarihi: 26.02.2015.
[7] Novovoronezh Nuclear Power Plant-II. http://en.wikipedia.org/wiki/Novovoronezh_Nuclear_Power_Plant_II. Erişim tarihi: 26.02.2015.
[9] International Peace Bureau (İPB), Permanent People’s Tribunal, International Medical Commision on Chernobyl-ICCC. Çernobil Halk Mahkemesi. Çev. Umur Gürsoy. 12-15 Nisan 1996, İstanbul: Yeni İnsan Yayınları, Nisan 2012.

1 Mayıs 2015 Cuma

BARDAK VE DAMLA
Rasathanesi Başına Yıkılmış Bir Toplumda Halk Sağlığı Bilimi
Dr. Umur Gürsoy
Benim gibi, Türkiye’de yaşayan bir halk sağlığı bilim yazarı için yazı konusu bulmak zor değildir, ama ekmeğini yazarak kazanmayan birisi olunca iş farklılaşır. Bir gün bu durumu nasıl anlatırım bilmiyorum, ama eğer hakkıyla ve doğru yerde görev verilse bile ülkemizde bir halk sağlığı uzmanı başına düşün hizmet (sorun) miktarı batılı ülkelere göre 3-4 katı fazladır. Ben halen eylemli bir bilim insanı değilim; yani üniversite benzeri bir bilimsel kuruluşta değil Sağlık Bakanlığının taşra teşkilatında çalışıyorum. Hizmet tanımı çok iyi yapılmamış işimde ‘ne iş olursa yaparım’ diyen işsiz gibi ne buyrulursa onu yapıyorum, ama bana ne iş yapmam gerektiğini bir pratisyen hekim (il sağlık müdürü) ve bir çevre sağlığı teknisyeni (şube müdürüm) söylüyor. Bense Takiyüddin gibi, hareket halindeki arabadan daha hızlı gidip arabanın altında kalmamaya çalışıyorum.
Bu ay ne yazsam diye hazırlanırken, 24 Nisan 2014 tarihli Cumhuriyet Kitap Eki Dergisi’ndeki yeni okuduğum M. Sadık Aslankara; Özlem Tokman’ın “Rasathanede Bir Gece” isimli resimli çocuk-genç romanından söz eden yazısında “Bizim gibi rasathanesi tepesine yıkılmış bir toplumda çağının önünde yaşamış, insanı kıvandıran bir bilimcinin önemi, değeri daha nasıl anlatılabilir çocuk genç okura?” cümlesini gördüm. Hatırlatırsam; Osmanlı sarayına müneccim başı olarak atanan Osmanlı bilgini gökbilimci, mühendis, matematikçi (Hezârfen) Takiyüddin bin Maruf’un, Uluğ Bey’in Semerkant’daki artık eskiyen gözlem ve hesaplarının  düzeltmek için 1575 yılında  İstanbul'da Tophane sırtlarında kurduğu gözlemevi (rasathane) 1580 yılında, salgın hastalık ve yaşanan İstanbul depremi nedeniyle “uğursuzluk getirdiği” iddialarıyla toplumda oluşan muhalefet sonucu, Şeyhülislam Kadızade'nin fetvası ve padişah III. Murat'ın emriyle rasathane denizden topa tutularak yıkılmıştı.[1] Böylece pek çok bilim tarihçisi tarafından Andreas Vesaluis’in 1543 yılında İnsan Bedeni Üzerine Çalışmalar  eserinin ve Kopernik’in Dünya’nın Güneş’in etrafında dönmesi ile ilgili Göksel Kürelerin Devinimleri  Üzerine eserinin yayınlamasıyla başladığı kabul edilen bilimsel devrimden koptuk.  Türkiye Cumhuriyet’in çağı yakalama çabalarına rağmen 12 Eylül Darbesi bu kopuşa yeni bir tüy dikti.
Halk sağlığı bilim açısından modern bilimi yakalama girişimimizin miladı, 27 Mayıs İhtilali sonrası oluşan özgürlük ortamının da etkisiyle 1960; öncüsü Nusret Fişek’tir. 12 Eylül’den sonra odasına kapanan ve bir müneccim gibi halk sağlığı bilimi ve hizmetlerinin iyileşmesi yönünden “uzunca bir dönem ufukta ‘kara’nın görünmeyeceğini” söyleyen de Fişek oldu.
Bugünlerde yayınlanan ve özlediğim bir halk sağlığı araştırması ülkemizdeki halk sağlığı (HS) biliminde ‘kara’nın Türkiye’ye ne kadar uzak olduğunu sayısal olarak ortaya koyuyor. Halk Sağlığı Uzmanları Derneği’nin (HASUDER) Türk Halk Sağlığı Dergisi (Turkish Journal of Public Health (Turk J Public Health) isimli uluslararası bilim dergisinin Yıl:2015, Cilt: 13, 1. Sayısında yayınlanan Prof. Dr. Bülent Kılıç ve arkadaşlarının Türkiye’de Halk Sağlığı Uzmanları İçin İnsangücü Planlaması  (2013-2023)”isimli araştırmasına göre 2013 yılında Türkiye’nin HS uzmanı gereksinimi 2014 kişi olmasına rağmen 520 (olması gereken sayının yaklaşık dörtte biri) HS uzmanı vardı ve bunların %51’i Sağlık Bakanlığı(SB)’nda, %47’si üniversitelerin akademik kadrolarında çalışmakta idiler. Araştırmanın ilginç verilerinden bazıları şöyle:
- 2013 yılı için, nüfusa göre yapılan hesaplamada 1130, kurumlara göre yapılan hesaplamalarda ise buna ek olarak 884 HS uzmanı daha gerekmektedir.
- 2013 Haziran ayı verileriyle Türkiye’de var olan 86 tıp fakültesinin sadece 57’sinde HS anabilim dalı vardır.
- 80 tıp fakültesinin 13’ünde HS anabilim dalı kurulmamış, 10 tanesinde ise anabilim dalı var ancak hiç öğretim üyesi yoktur.
- 2013 yılı sonunda sonlanan araştırmanın anketine tıp fakültelerinde var olan 57 HS anabilim dalından sadece 48’i (%84) yanıt vermiş; dokuzu (% 16) vermemiştir.
- HS anabilim dallarının yaklaşık üçte birinde profesör ve doçent, yarısında yardımcı doçent, %90’ın da ise öğretim görevlisi yoktur.
- YÖK verilerine göre Tıpta Uzmanlık Sınavını (TUS) kazanıp HS uzmanlığı eğitimine hak kazananlardan göreve başlamayanların veya yarıda bırakanların oranı 2010 yılında % 57’den 2013’te %35’e gerilemiştir. Yani halen TUS kazanan 10 HS asistanının yaklaşık 3,5’ğu eğitimini yarıda bırakmaktadır.
-Açılması planlanan yeni 20 tıp fakültesi için beşer öğretim üyesinden 100 uzman ve %1’lik emeklilik ve vefat gereksiniminden ötürü 24 uzman daha eklendiğinde Türkiye’nin 2023 yılı toplam HS uzmanı gereksinimi 2365’dir.
- TUS kontenjanları yıllık 200 dolayında gerçekleşmeye devam ederse 2023 yılında beklenen HS uzman sayısı 2000 dolayında olacaktır. Bu durumda 10 yıl sonra bile Türkiye’de en az 400 dolayında HS uzmanı eksiği olacaktır.
SB, Akkuyu Nükleer santralının Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) Format Belirleme, İnceleme ve Değerlendirme Komisyonuna neden çevre mühendislerini temsilci olarak yollamak zorunda kalıyor ve üniversiteler nükleer ve fosil yakıtlı termik santralların, çimento fabrikalarının ÇED raporlarına görüş verecek nitelikli halk sağlığı uzmanı neden bulamıyorlar anlıyor musunuz?
Sonuç, bardak hızla doluyor.

Not: Mayıs 2015 tarihinde Halkın sağlığı.org sitesinde yayınlanmıştır. Site yayınına son verince buraya taşıdım.



[1] Hezârfen: Polimat, pek çok farklı disiplinde engin bilgiye sahip olan kişi. Özellikle antik dönemin bilim insanlarının çoğu, günümüz standartlarında hezârfen kabul edilir. (Bilgilerin kaynağı: Wikipedia)

14 Mart 2015 Cumartesi

BARDAK VE DAMLA
PORTOR MUAYENESİ KALKTI MI?
Umur Gürsoy
Beyaz Enerji operasyonundan yüce divanda yargılanıp 1 yıl 8 ay hapis cezası alan  dönemin enerji ve tabii kaynaklar bakanı bir açıklamasında “Nükleer santralları Allah’tan başka kimse engelleyemez” demişti. “Her işe Allah’ı karıştırıyorlar” diye dert yandığım Antalya’da oturur sosyolog büyüğüm Meral Holne, bana, bırak karıştırsınlar, demişti: “Allah diyene can diyeceksin;  çünkü Allah canlarının eziyet çekmesini istemez”. Bu yüzden halk sağlığı işleri Allah ve canları ile çok ilgilidir. Anlattıklarımız onların ve bizim hikayelerimizdir.
Bir sabah (19.07.2013) uyanıp işimize gittiğimizde gördük ki (718 sayılı T. Halk Sağlığı Kurumu Başkanlığı yazısı), bu ülkenin hâlâ en önemli Genel Sağlığı Koruma Yasası (Umumi Hıfzısıhha Kanunu) (UHK) gereği Türkiye’de yıllardır iyi-kötü yapılagelen portörlük muayeneleri kaldırılmış, yerine ‘hijyen eğitimi’ zorunluluğu konmuş. Bir milli eğitim müfettişi kantin okulun kantincisinden ille de portör muayene kartını isteyince dönüp dolaşıp iş benim önüme geldi. Kantincinin eline T. Halk Sağlığı Kurumu Başkanlığı’nın 19.07.2013 tarihli 718 sayılı yazısının bir kopyasını verip yolladım. Hakikaten yazıda 1/10/2011 tarihli 663 sayılı Sağlık Bakanlığı ve Bağlı Kuruluşlarının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’ye atıf ve bu çerçevede hazırlanan 05.07.2013 tarihli ve 28698 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Hijyen Eğitimi Yönetmeliğine gönderme yapılarak “…belirli zamanlarda yapılması gereken portör muayeneleri veya tetkikleri yapılmayıp bunun yerine, 126’ncı maddedeki değişiklikle hijyen eğitimleri alınmasına, 127’nci maddedeki değişiklikle ise hijyen eğitimlerine ilişkin hususların Sağlık Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı ile Gıda, tarım ve Hayvancılık Bakanlığının müştereken çıkaracağı bir yönetmelikle düzenlenmesine hükmedilmiştir.” deniyordu. İşin aslını bir öğreneyim dedim.
Kanun Hükmünde Kararname (KHK) sözüyle işin başından sakat olduğunun anlamıştım. 12 Eylül Yasaklı döneminin 87. ve 91. Maddeleri ile TBMM’nin olan yasama yetkisi yürütmeye tanınmıştı. Allah yürü ya kulum demişti; iktidar da yürütebildiği kadar yürütüyordu. Bir AKP’linin bozduğunu bin akıllı gelse düzeltemezdi. Son yıllarda halkın aleyhine o kadar çok yasal düzenleme yapılmıştı ki iktidarların “…basitçe görmezden gelerek, müdahale etmede yetersiz kalarak, önlem almayı reddederek, hukuki biçimciliğin ve politik felcin birbirini takviye ettiği karmaşık ve mükemmeliyetçi uygulamaların arkasına sığınarak” halkı sömürmesine ve baskı altın almasına dikkat çeken Bilim ve İktidar’ın editörleri Federico Mayor ve Augusto Forti’nin kulakları çınlamaktan sağır oldu. Söz konusu KHK ile o kadar çok kanunun maddesi değiştirilmiş ki; izlemek, eleştirmek, görüş vermek, yorum getirmek, görüşleri, yorumları ve eleştirileri multidisipliner olarak izleyip okumak; sivil ve resmi kurumlarda çalışan uzman ve bilim insanlarının kapasitesini aşan büyük bir iş yükü ve zorluk oluşturuyor.
Sadede gelelim, portör (taşıyıcı hastalık araştırma) tetkik ve muayenesini düzenleyen eski haliyle Yenilecek ve içilecek şeyler satan veya veren veyahut taharet ve nezafete mütaallik sanatlar ifa edenler her üç ayda bir kendilerini muayene ettirerek bir sıhhi rapor almağa mecburdurlar. Bunlardan devrei sirayette frengi ve sari verem ve cüzzama müptela olanlarla halkın istikrah ve nefretini mucip bir cilt hastalığına duçar olanlar sanatlarını icradan menolunurlar.” şeklindeki UHK Madde 126:Gıda üretim ve satış yerleri ve toplu tüketim yerleri ile insan bedenine temasın söz konusu olduğu temizlik hizmetlerine yönelik sanatların ifa edildiği iş yeri sahipleri ve bu iş yerlerinin işletenleri, çalışanlarına, hijyen konusunda bu iş yerlerindeki meslek ve faaliyetin gerektirdiği eğitimi vermeye veya çalışanların bu eğitimi almalarını sağlamaya, belirtilen eğitimleri almış kişileri çalıştırmaya, çalışan kişiler ise bu eğitimleri almaya mecburdurlar. Bizzat çalışmaları durumunda, iş yeri sahipleri ve işletenleri de bu fıkra kapsamındadır.
Bulaşıcı bir hastalığı olduğu belgelenenler ile iş yerinin faaliyet ve hizmetlerinden doğrudan yararlananları rahatsız edecek nitelikte ve görünür şekilde açık yara veya cilt hastalığı bulunanlar, bizzat çalışan iş yeri sahipleri ve işletenleri de dâhil olmak üzere, alınacak bir raporla hastalıklarının iyileştiği belgeleninceye kadar, birinci fıkrada belirtilen iş yerlerinde çalışamaz ve çalıştırılamazlar. Çalışanlar, hastalıkları konusunda işverene bilgi vermekle yükümlüdür.” şeklinde değiştirilmiş; “126’ncı maddede zikrolunan sıhhi muayene meccanen belediye tabipleri tarafından yapılır. Belediye tabipleri bulunmayan yerlerde bu vazife hükümet tabipleri tarafından icra olunur. Mahalli belediyelerince hangi meslek ve sanat erbabının muayeneye tabi olduğu 266’ncı maddede zikredilen nizamnameye dercolunur. biçimindeki UHK Madde 127 ise: “Madde 127- 126 ncı maddede belirtilen iş yerlerindeki hijyen eğitimine yönelik hususlara, bu iş yerlerinde çalışmaya engel bulaşıcı hastalıkların ve cilt hastalıklarının neler olduğuna, iyileşme hâlinin belirlenmesine, hangi meslek ve sanat erbabının 126 ncı madde kapsamında olduğuna ilişkin usûl ve esaslar, Sağlık, İçişleri ve Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlıklarınca müştereken çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir.
126 ncı maddede belirtilen iş yerlerinde bulaşıcı bir hastalık veya bir salgın hastalık çıkması durumunda, bu hastalıkla alakalı gerekli incelemeler, analiz masrafları iş yeri sahipleri ve işletenlerince karşılanmak üzere ilgili kurumlar tarafından yapılır.
126 ncı maddede belirtilen iş yerlerinde bulaşıcı bir hastalık veya bir salgın hastalık çıkması hâlinde doğacak hukukî sorumluluklar ile bu durumdan zarar gören kişi veya kurumların hukukî yol vasıtasıyla talep edebilecekleri tazminat ödemeleri veya olabilecek diğer ödemeler iş yeri sahiplerine ve işletenlerine aittir.” şekline getirilmiştir. İlk halinde iken muayeneyi yapacak bu hekimin önce sağlık ocağı hekimi, sonra ise aile hekimi oldu. Müfettişin istediği rapor işte UHK’da belirtilen bu ‘sıhhi rapor’.
05.07.2013 tarihli ve 28698 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Hijyen Eğitimi Yönetmeliği’nin ‘Çalışmaya engel teşkil eden hastalıklar’la ilgili maddesinde:
“MADDE 9- (1) Aşağıda belirtilen hastalıkları bulunanlar iyileşme hâlini/bulaştırıcılığın olmadığını raporla belgeleyene kadar bu Yönetmelik kapsamındaki iş yerlerinde çalışamaz ve çalıştırılamazlar:
a) Gıda ile taşınabilen bir hastalığı olan veya bu hastalığın taşıyıcısı durumundaki kişiler ile ishali bulunanlar.
b) Vücudun görünür kısımlarında açık/enfekte yara, deri enfeksiyonu ve benzeri halkta tiksintiye yol açabilecek deri lezyonları bulunanlar; cüzzam, frengi ve verem hastalığına yakalananlar.
c) 30/5/2007 tarihli ve 26537 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Bulaşıcı Hastalıklar Sürveyans ve Kontrol Esasları Yönetmeliğinde yer alan, hijyen ilkelerine uyulmadığı durumlarda halk sağlığı açısından problem oluşturabilecek hastalığı bulunanlar.
(2) Çalışanlar, hastalıkları konusunda işverene bilgi vermekle yükümlüdür.” denmektedir, ancak bunu nasıl nerede ne zaman yapılacağı belirtilmemektedir.
Görüldüğü gibi bizim portör muayenesi diye adlandırdığımız hekim muayenesi ve tetkikleri, kalkmış değildir, ancak çalışanda ‘belirtilen hastalıkları bulunanlar iyileşme hâlini/bulaştırıcılığın olmadığını raporla belgelenmesi’nin kim tarafından talep edileceği, rahatsız edecek nitelikte ve görünür şekilde açık yara veya cilt hastalığı bulunanları”,cüzzam, frengi ve verem hastalığına yakalananlar”ı (ne, nerede?) kimin saptayacağı, saptamayı yapacak bu hekimin (kim?) hangi kurum (nerede?)  olacağı, muayenenin ne zaman, nasıl yapılacağı (ne zaman, nasıl?) KHK ve emrettiği yönetmelikte Hijyen Eğitimi Yönetmeliği’nde ayrıntılı olarak yazılmamıştır. Hastalık ve sağlık durumu işçini beyanına (sorumluluğuna) bırakılmıştır:Çalışanlar, hastalıkları konusunda işverene bilgi vermekle yükümlüdür.”. Bilgi verse n’apacaksın; vermese n’apacaksın? İş güvencesini olmadığı bir toplumda kim bende bulaşıcı hastalık var bilgisini işverenine bildirir?
Sağlık hukuku, Halk Sağlığı Okullarının bünyesinde bulunması gereken ve hukuk fakültelerinde bilim dallarının olması gereken halk sağlığının ileri uzmanlık ve lisans üstü (master-doktora) alanlarından birisidir. Yasa yazmak, önemli; uygulamak zor bir iştir. KHK gibi, torba yasa gibi bir sakat hukuk metinlerinin içine konulan 5N1K (Ne, nerede, neden, ne zaman, nasıl ve kim) yönünden eksiklerle dolu, topu sürekli taca atan,  sürekli tribüne oynayan, gerçekçi ve ülke yararına olmayan popülist hukuk düzenlemelerinin ve uygulamalarının sonuçlarını dahi izleme yeteneği olmayan bir ülke yaratıldı.

Not: Mart 2015 tarihinde Halkın sağlığı.org sitesinde yayınlanmıştır. Site yayınına son verince buraya taşıdım.


14 Şubat 2015 Cumartesi

BARDAK VE DAMLA
Umur Gürsoy, Halk Sağlığı Uzmanı
Halil Cibranvari söylersek ‘bardak’ sensin, ey okuyucu! Ey okur mu demeliydim, yoksa Ey okuyan mı? Aralarında ne fark var? Devlet babanın bir bildiği var mıdır, bu konuda? Devlet her şeye; dilimize ve de doktorun tedavisine karışır mı? Eğer halk sağlığını tedavi ediyorsan karışır karışmasına, ama karışmalı mıdır? Size bir ara halk sağlığında göstergebilimsel (sadece yazılı ve sözlü dil sembollerini değil bütün işaret, sembol ve jargon gibi kendine özel meslek ve topluluk dil ve göstergelerini inceleyen bilim; semiyotik veya semiyoloji) bir serüveni de yazmalıyım, ama şimdi demem bu değil (bkz. Küçükerdoğan R. Göstergebilim Ders Notları 2. http://slideplayer.biz.tr/slide/2018487/# ve http://tr.wikipedia.org/wiki/Göstergebilim).
Bardak bizsek, damla kimdir, nedir, nasıldır, ne zaman damlar ve kimin bardağı nerede, ne zaman dolar, çatlar ya da kırılır ve bardağın dolmasını/kırılmasını, çatlamasını nasıl geciktiririz; bardak çeşitleri ve bardaktaki suyu ne kadar uzun temiz ve berrak tutabiliriz; yazılarımızın konusu bu olacak. Bizim konumuz, bardak dolunca, taşıran son damlaları azaltmak olmayacak. Bardağın o bölümünü eski dilde (Osmanlıca) tedavi edici, yabancı dilde klinisyen dediğimiz iyileştirici sağlık mesleklerine bırakacağız. Ama yine de tedavi edici tıp (hekimlik) ve sağlık mesleklerini halk sağlığı hekimliği gözlüğü ile denetleyecek, eleştirecek ve aralarında davulcuya ve zurnacıya kaçanları uyaracağız.
Yaşam o kadar bütüncü ve neden-sonuç ilişkileri ile örülü ki; halk sağlığı her ne kadar çevre sağlığı, işçi sağlığı, salgın bilim (epidemiyoloji) vb. diye yan dal uzmanlıklarına ve onlarca ileri uzmanlık alanına ayrılsa da; birey ve toplum için önemli olan şey mutlu olmak. Başta mutluluk olmak üzere her şeyin başı da sağlık.
Bazen bana “Nasılsın?” diye soranlara bir halk sağlığı uzmanına “Nasılsın?” demek gafletinde bulundun, derim ve sorusunu soruyla yanıtlarım: “Hangi yönden?”. Kimi zaman sık tekrarlamaktan içeriğindeki derin ve çoklu anlamları eskitsek de sağlık: Yalnız bedenen hastalık ve sakatlık yokluğu demek değil; aynı zamanda ruhsal ve sosyal yönden tam iyilik halinde olmaktır. Sanıldığının aksine bizi ve aile bireylerimizi ve sevdiklerimizin mutsuz olmalarına neden olan hastalıkların çoğu da, bedensel (bünyesel, ana-babadan gelme) bozukluklar değil, çevresel nedenlerdir. Çevrenin içine fiziki, sosyal (sosyal deyince ekonomik ve kültürel) ve tabii ki biyolojik (bizim dışımızdaki canlıların oluşturduğu) çevre girer.
Biz hekimler çoğu üniversite mezunu meslek sahibine göre çok daha fazla yaşamın içindeyizdir ve bazen hayat bize zor sorular sorar.


Örn. okuma yazma bilmeyenler için düzenlenmediği için (E eşeli) muayene odasında bulunan Snellen eşelindeki (görme keskinliği testi) harflerini değerlendiremeyen ve aynı zamanda parası oymayan bir işçi adayını işe giriş muayenesi için göz hastalıkları uzmanından rapor getirmeye göndermek mi yoksa göndermeden risk alıp sağlam raporu vermek mi iyidir? Okuryazar olmamak, görme keskinliği tam bile olsa kişini ve işyerindeki diğer işçi arkadaşlarının iş güvenliğini tehlikeye atar mı? Bu kararı kim verir, hekim mi? Öyleyse işe giriş muayenesi yapan hekimin kararı ne olmalıdır? İş Kanununda bu konu açıklanmış mıdır? Tehlike uyarılarını yazılı okuyamasa da tehlike sembolleri öğrenilemez mi? Ya da kekeme bir işçinin çalışabileceği işler hangileridir? Yasa ve yönetmelikler işe giriş muayenesinin nasıl yapılacağına dair ölçütler koymamış, pek çok hekimin yetkisine bırakmıştır.
Geçen gün çalıştığım Toplum Sağlığı Merkezi’nde yalap şap (dostlar alışverişte olsun diye) yaptığımız işe giriş muayenesine başvuran en az on işçi adayı, işe giriş muayenesi dilekçelerinde yapacakları işi “Makine Bakımı” diye yazmışlardı. Ne makinasının bakımını yapacaksınız diye sorduğumda hiçbirinin hangi makine olduğunu bilmediği anlaşıldı. Tek tek yaptığım muayene benzeri işlemde işçi adaylarından birisi itiraf etti: “Doktor bey, ne yalan söyleyeyim, ben ne makineyi gördüm ne de ne iş yapacağımı biliyorum.
Muayene deyince açmak gerekir. muayene yapmayı siz ne zannediyorsunuz bilmem ama pek çok çeşidinden birisi de muayene odasında el yıkamak için lavabo olmadan yapılanıdır ki bu yüzden muayene ettiğiniz kişiye elinizi sürmezsiniz. El sürmeyince de ne sırtını, ne kalbini dinler, ne de herhangi bir organını muayene etmezsiniz. Yapabildiğiniz tek şey başkasına elleterek yapılan bir Tansiyon ölçümü ve uzaktan hastaya ellemeden yapılan (eşel marifeti ile) görme ve akciğer filmi ile yapılan verem muayenesidir.
Biliyor musunuz, işçilerin pek çoğu yaptığım böyle bir muayene için dahi bana teşekkür ederek ve “Muayenenin böyle olması gerekir” diyerek odamdan ayrılıyor. Demek ki açlık çeşitleri arasına bir de “muayene açlığını” ekleyeceğiz.
Muayene açlığının sebeplerini diğer açlık çeşitlerinden sıra gelir de bir daha aklımıza düşerse bir ara anlatırız. Tabii hekimlerin “muayene etme açlığı” ile birlikte. Artık hastaya ellemek eskisi kadar kolay değil çünküJ).
Not: Şubat 2015 tarihinde Halkın sağlığı.org sitesinde yayınlanmıştır. Site yayınına son verince buraya taşıdım.