13 Eylül 2013 Cuma

HALK SAĞLIĞI İÇİN… 009

HALK SAĞLIĞI İÇİN… 009
Umur Gürsoy
“İlk kez 1968’de Fransa’da başlayan öğrenci olayları ile dünyaya yayılan, tutucu ve baskıcı yönetimlere karşı barış, özgürlük ve sosyalizm yanlısı 68 kuşağına izafeten sonradan sadece Türkiye’ye özgü 78’liler denilen ve -Tarihi inkâr edilmiş, yok sayılmış, "yasaklanmış" “yitik” bir kuşağa karşı yapılan- 12 Eylül 1980 askeri darbesinin 33. yıldönümü.”
78liler Kimdir?
Tarihi inkâr edilmiş, yok sayılmış, "yasaklanmış" bir kuşağız biz!
70'li yıllarda on sekiz, yirmi yaşlarını yaşayan, çoğunlukla üniversite öğrencisi gençlerdik…
Hiç dinlenmedik.
Hiç anlaşılmadık…
12 Eylül'ün Bilançosu
En sonunda darbe yaptılar. Üzerimize tankları gönderdiler.
Sürek avı başlattılar!
Sadece Adalet Bakanlığı'nın yayınladığı verilere göre:
- 650 bin kişiyi gözaltına aldılar, 650 bin kişiye en ağır işkenceleri yaptılar. 
- Emir-komuta ilişkilerine dayalı bir adalet anlayışıyla, 98.404 kişi askeri mahkemelerde yargıladılar;
- İşkence ürünü sahte delillere dayalı hükümlerle, 21.764 kişiye milyonlarca yıl ceza verdiler;
- 7.000 kişi hakkında idam istediler; 517 kişiye idam cezası verdiler; 124 kişinin idam cezası Askeri Yargıtay tarafından onaylandı, 50 kişiyi astılar;
- 29 bin kişi vatandaşlıktan çıkardılar;
- 14 bin kişiye yurda dön çağrısı yaptılar ve akabinde hemen hepsini vatandaşlıktan çıkardılar;
- 388 bin kişiye pasaport vermediler.
- 1 milyon 863 bin kişiyi fişlediler. Sadece fişlenenlerin değil, çocuklarının da geleceğini ipotek altına aldılar.
- Bu süre zarfında 14 kişiyi cezaevlerindeki açlık grevlerinde, 16 kişiyi kaçarken, 17 kişiyi çatışmalarda öldürdüler.
1974-80 döneminde 5000’in üzerinde kişinin öldürüldüğünü, binlerce kişinin yaralandığını, yüz binlerce kişinin ata topraklarından göçmek zorunda bırakıldığını tüm bu rakamlara katarsak, 78 kuşağının verdiği kaybın, ödediği bedelin, yaşadığı linçin boyutları hakkında herhalde kaba bir fikir edinmiş oluruz…
Darbe Ertesinde 78'liler
Bir kısmımız 80 öncesi faşist saldırılarla yok edilmiş, sakat bırakılmış ya da pasifize edilerek siyasi sürecin dışına atılmıştık. Bir kısmımız 80 sonrasında sokaklarda, işkencelerde ve cezaevlerinde yok edilmiştik. Cezaevlerinden salıverildikten sonra ise bize karşı ömür boyu toplumsal ve siyasal hayattan silme politikası güdülmüş, tasfiyeye ve yok olmaya yatırılmıştık.
Kimimiz 80'li yılların ortalarında ve sonlarında, büyük çoğunluğumuz 90'lı yılların başlarında üç yıl, beş yıl, on yıl yatarak mahkûmiyetimizi bitirdik ve salıverildik.
Artık "özgür"dük!
Öylesine özgürdük ki, üstümüzde insanlık onuruyla bağdaşmayan alçakça bir "Demokles kılıcı" sallanıyordu. Anti-demokratik Türk Ceza Yasasını ihlal eden ve bir günlük dahi olsa bir mahkûmiyet cezasını gerektiren herhangi bir sözümüz ya da fiilimiz karşılığında, kalan onlarca yıllık mahkûmiyet cezamızı yatmak zorunda kalacaktık.
Bizleri cezaevlerinden salıvermişlerdi ama Ceza İnfaz Yasası'nın tehdidi altında "şantaj altında özgür köleler" haline sokmuşlardı. Adeta bir ömür boyu tepki vermemeye, sessizliğe ve suskunluğa mahkûm etmişlerdi.
İnfaz Yasası ile bizi güya özgür bırakırken mahkûm olduğumuz ve yattığımız uzun mahkûmiyet cezalarına ek olarak, Türk Ceza Yasasının 31. ve 33. maddelerini uygulayarak tüm siyasi ve kamu haklarımızı yasaklamışlardı.
"Yitik kuşak" edebiyatının gerçek hayattaki manası buydu; yaşarken yok sayılmak! Faşizmin egemen olduğu, devrimcilerin yenildiği tüm ülkelerde; yenenler ne yapmışsa, bizde de o yapılmıştı…
Y.N.: 12 Eylül, içeri düşmemiş veya fişlenmemiş benim gibi hekimlerin gelecek hayallerine de; halen farklı biçimlerde devam eden “uzmanlık öncesi 2, sonrası 2; toplam 4 yıl zorunlu hizmet” koydu.
35. 22 Temmuz 2012 tarihli Bugün Gazetesi’ndeki habere göre “Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Sabahat Tezcan, uzun yıllardan beri Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) doğum ve ölüm oranlarının aylara göre analizlerini yaptıklarını belirtti. Ramazan’da doğumlarda ve ölümlerde herhangi bir artışın veya azalmanın görülmediğine dikkat çeken Tezcan, “Ramazan ayının önceki ve sonraki aylara göre hiçbir farkı yok.” demiş.
Bu açıklamaya neden olan incelemenin yöntemini bilen, mutlaka vardır. Nüfusunun yaklaşık %30’unun yaşadığı köy ve beldelerden ölüm sayısı toplayamayan bir ülkenin ölüm analizleri daima % 30’luk bir şüphe taşır (Güya 1998’de köy ve beldelerde ölüm sayısı ve nedenleri toplanmaya başladı, ama 2102 verilerinin kullanıldığı TÜİK istatistik yıllıkları hâlâ sadece il ve ilçe merkezlerine ait. bkz. TÜİK Ölüm İstatistikleri İl ve İlçe Merkezleri-2008, s.26).
Büyük kentlerde ve üniversite kampüslerinden, mahalle camilerinden yükselen salâ(h)lar ve belediye hoparlörlerinden edilen ölüm ilanları duyulmaz. Ben, Osmaniye’de Ramazanda ve Ramazan Bayramından sonra normalden fazla salâ duydum.
TUİK’in, 2009 yılından itibaren toplamaya başladığı ölüm nedeni istatistikleri tüm il ve ilçe merkezleri ile hekimi olan tüm yerleşim yerlerinde, hekimler tarafından görülen ölüm vakalarını kapsıyor. Ölüm nedeni istatistikleri ilk kez, Temmuz 2013 tarihinde basılan TÜİK, Türkiye İstatistik Yıllığı, 2012 s.116’da yayımlandı, ama hâlâ 2009 yılına aitler.

Not: Tablodaki veriler Osmaniye Belediyesi’nin http://www.osmaniye-bld.gov.tr/index.php/tr/hizmetler/cenaze-ilanlari adresinde yayımlanan “Ölüm İlanları” sayfasına yapılan 10. Eylül tarihli erişim verilerinden, 0-14 yaş ölümleri çıkarılması ile yapılmıştır. Taşrada ulaşabildiğim ve ortalamanın içinde kaybedilmemiş tek şeffaf veri kaynağım budur. Ramazan ayı Temmuz ayının 9’unda başlayıp Ağustos ayının 7’sinde bittiği için (oruçlu gün sayısı 30 gün) diğer ayların verileri de ayın 9’u ile sonraki ayın 7’si arasındaki 30 günlük ölümlerden 0-14 yaş ölümlerin çıkarılması ile karşılaştırılmıştır. Osmaniye’de Mayıs ayına giren dönemde 2, Haziran ayında 4, Temmuz (Ramazan) ayında 8 adet yaşı bilinmeyen ölüm, 14 yaş üzeri olarak değerlendirilmiştir. Osmaniye İl Merkezinde incelenen aylar gündüz sıcaklık ortalamaları tablo: 2’dedir.
Tablo: 2- Osmaniye İli Uzun Yıllar Sıcaklık Ortalamaları (1960-2012)
OSMANIYE
Ocak
Şubat
Mart
Nisan
Mayıs
Haziran
Temmuz
Ağustos
Eylül
Ekim
Kasım
Aralık
Ortalama Sıcaklık (°C)
8,4
9,6
12,5
16,8
21.0
25,2
27,9
28,4
25,3
20,5
13,7
9,6
Ortalama En Yüksek Sıcaklık (°C)
14,5
15,6
18,7
23,2
27,5
31.4
33.5
34.2
32.0
28.0
21,1
15,8
Ortalama En Düşük Sıcaklık (°C)
3,3
4,2
6,8
10,7
14,6
18,7
22,4
23,0
19,2
14,3
7,9
4,7
Ortalamalardan nefret ederim; zira azınlıktakileri, minimum ve maksimum değerleri göstermez ve güneşin doğuşundan batıncaya kadar gözlenen yüksek sıcaklıkları ve etkilerini yaşanmamış gösterirler. Oysa insanlar işlerine güneşin henüz yüksekte olduğu günün en sıcak saatlerinde gider-gelir ve çalışırlar. Bu yıl Osmaniye’de sözünü ettiğim çalışma saatlerinde gölgede sıcaklık hiçbir zaman 36 dereceden az ve hissedilen sıcaklık da 40 dereceden az olmadı.
Sonuçta, Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü yaklaşık her 9 yılda bir farklı mevsime kayan Ramazan ayı ve üç aylar dâhil oruç döneminin günlerin sıcak ve uzun olduğu 3 ay süren yaz mevsimine denk geldiği yıllar verilerini; oruç tutması (sunnîlerde) dinen zorunlu olmayan yaş grubu ölümlerini (0-14 Yaş) ayıklamış mıdır? Referans veya kontrol grubu yapılabilmiş midir? Yoksa oruca bağlı ölüm artışları vardır da; Ramazan’da (özellikle taşrada) hayat durduğu için toplumun Ramazan ayı ritüelleri nedeniyle (çoğu mümin çalışanın yıllık iznini Ramazan ayında kullanmasına bağlı trafikte geçen sürenin azalmasının getirdiği trafik kazaları, iş kazaları, denize girme, vb. gibi (bias-taraf tutma) etkenlerine (bkz. http://uvt.ulakbim.gov.tr/tip/sempozyum6/akan.pdf) bağlı oruç tutmayanlarına da yansıyan ülke ölüm sayısındaki göreceli azalma; ramazana bağlı ölüm artışlarını (kaç yanlış bir doğruyu) götürmekte(mi)dir? “Ramazan ayının önceki ve sonraki aylara göre hiçbir farkı yok.”luğu hangi bölgeler, iller ve sosyo-ekonomik durumdakiler için geçerlidir? Örn. Karadeniz’e göre çok daha sıcak olan Akdeniz Bölgesi için; yazları sıcak ve kurak geçen Güneydoğu Anadolu Bölgesi için durum nedir? İnceleme yayınlanmış mıdır? Nerede?  
Ne zaman Türkiye’yi temsil eden iyi tasarlanmış (bilimsel) bir sözel otopsi araştırmasında “Rahmetli oruç tutar mıydı?” soruları yaratılır; o zaman Ramazan’ın oruç ve hastalıklardaki payını tartışabilirim.
Not: Çok sevdiğim Sabahat Hocamdan, Çernobil sonrası ölümleri için de “uzun yıllardan beri Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) doğum ve ölüm oranlarının aylara göre analizlerini” ve böyle benzer bir açıklamayı yapmalarını bekliyor ve talep ediyorum.
36. Osmaniye AÇSAP’daki hapsızlık ve RİA’sızlık devam ediyor. Geçen gün gebelik testinin sonucunun artı olduğunu öğrenen bir kadının ağlıyarak AÇSAP’tan ayrıldığını söylediler. Hemşiranıma, “Niye ağlattın kadını?” diye takılayım dedim;  “Beş çocuğu varmış ve eşi korunuyormuş.” dedi. Ağlayan kadın geçen ay RİA taktırmaya gelip geri dönmek zorunda kalmış.
Kadirli’de tüketilemeyeceği geç anlaşılan; son kullanma tarihi bitimine on gün kalmış yaklaşık 100 adet RİA, bizim Merkez’e getirilmiş. Hemşiranım “İki günü hafta sonuna gidiyor, isteyen olsa bile ben 8 günde bu kadar çok RİA takamam, RİA’lar heba olacak!” diye dertleniyordu. Bir RİA takma odamız ve hali hazırda RİA takma eğitimi almış sertifikalı olup da yıllık izinde olmayan sadece bir hemşiranımımız var. Anlaşılan bu yıl Osmaniye Merkez’inde Recep, Tayyip ve Ramazan isimli epeyce bebek doğacak.
37. Osmaniye’nin tek verem savaş dispanseri hekim(liği)ne bir aylık vekaletim sırasında her iki hekimi de yıllık izinde olduğu için aynı zamanda AÇSAP Merkezi’nin hemşireleri ve hastaları için de danışmanlık yaptım:
AÇSAP hemşirelerimizin yönlendirmesiyle kapımı tıklatarak odama giren ve emekli öğretmen olduğunu söyleyen benden biraz daha yaşlı bir bey “Evlenme muayeneleri sırasında oğlumun nişanlısında Talasemi çıkmış, bu talasemi nedir, bana bilgi verir misiniz?” dedi. Ben de, izin verirseniz bilgisayara soralım, deyip Wikipedia’daki Talassemi maddesini açtım ve ekrandan özetleyerek okuyup anlattım. Eşlerden biri taşıyıcı ise çocuklarda % 50 taşıyıcılık olur, dedim. Şu baktığın sayfanın bana bir kopyasını verebilir misin? dedi. Olur, deyip: Tanıyı kesinleştirin ve kararı gençlere bırakın, dedim. Adam elimi sıkıp çıkarken yüzüme bakarak “Bilmem aşırat evliliğini bilir misiniz”, dedi “Kızı istemişiz, nişanlamışız, düğün hazırlıklarına başlamışız; bizde düğünden dönmek zordur; doktor bey!”. % 50 taşıyıcılığa razı gibiydi; sıkıntılı; odadan çıktı.
Sahi yıllardır 1930’ların Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’ndaki maddelere göre, 1931 tarihli “Evlenme Muayenesi Hakkında Nizamname” ile yönetilen evlenme sağlığı işlerinin çağcıl bir yönetmeliğe ihtiyacı sizce de acilen yok mu?
38. Hekim yazıları ve yerli tıpta yapılan kuralsız kısaltmalar uzun zamandır ilgimi çekiyor (Ne çekmiyor ki?). Çünkü her türlü yazılı tıp metinleri, uzun bir liste oluşturan hekimlik ve sağlık (ilgili) meslekleri üyelerinin kendileri ve hasta veya sağlam hekimlik mesleği (tıp) hizmetlerinden yararlananlar arasındaki tıp dilinin yazılı ve sözlü iletişim aracı. Tıp dili ve yazısı deyince Roland Barthes ve göstergebilim geliyor. Tıp kısaltmaları da bu dilin ve tıp göstergebiliminin kullandığı gösterge(gösteren)lerden biri.
Yaklaşık 20 yıldır meslek yaşamım Osmaniye Çukurova’sında geçti, geçiyor. Özellikle 1988-1998 arası İskenderun ve Osmaniye’de özel bir tıbbi tahlil laboratuvarı işlettiğim bir on yıla ek, bir aydır vekâleten yaptığım verem savaş dispanseri hekimliğimde; çoğunluğu Çukurova ve Erzurum Atatürk Üniversitesi Tıp Fakülteleri mezunu hekimlerin yazdığı tıp metinleri ile karşılaştım. Zaten Çukurova Üniversitesi (Ç.Ü.) Tıp Fakültesi 1972 yılında Atatürk Üniversitesine bağlı olarak kurulmuş.  Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencileri başlangıçta Hacettepe Tıp Fakültesi’nde öğrenim görmüşler. Dolayısıyla Çukurova Tıp Fakültesi ekol olarak Amerikan (Hacettepe) ve Alman ekollerinin bir karışımıdır (Ç.Ü.’nin kurucu fakültesi ziraat fakültesidir ve 15 yıl rektörlük yapan kurucu rektörü Mithat Özsan Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi kökenlidir. Ankara Üniversitesi benim tıbbiyeyi bitirdiğim yıllarda henüz Alman ekolünü izliyordu). Resmî adındaki Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi’nden dolayı; Çukurova ve çevresindeki illerde Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nin adı Balcalı’dır. Son on yıl öncesine kadar Adana, K. Maraş, Hatay ve Mersin illerinin tek tıp fakültesi hastanesi konumundaki Balcalı’nın hekimlerinin hastalarına yazdığı reçete, epikriz ve tetkik istemlerindeki kullandıkları kısaltmaları yıllardır gözlüyorum. Bu gözleme doğal olarak yıllarca okuduğum Hacettepe (Kayseri Erciyes) ve uzmanlık aldığım Bursa (Uludağ) Tıp Fakülteleri uzmanları ve hoca muhiti de dâhil. 
Genelde tıp göstergebiliminin konusu olan tıp kısaltmaları ve hekim yazılı metinlerini (ve hekimlik mesleği bilimindeki üsttenci sözlü iletişimi) ileriki yazılarımda daha ayrıntılı ele alacağım, ama çok yakında başıma gelen taze bir örneği unutmadan aktarayım:
Balgamda ARB (+) olan ve bilgisayar çıktısı epikrizinde DM+HT+KAH+Pnemoni? ön tanılarına ilave bir de akciğer tüberkülozu tanısı alan bir hasta; ilaçlarının DGT alınması için Balcalı Göğüs Hastalıkları servisinden dispanserimize gönderilmişti. Epikrizine göre, Balcalı’ya başvurusunda hastanın ND şikâyeti varmış. Hasta halen yatalakmış ve dispansere muayeneye gelemiyor. Epikrizini vb. bize getiren hastanın eşi pek te yaşlı değildi, ama hafıza faktörü ve yeti yitimleri nedeniyle eşinin başlangıç şikâyetinin (ND) ne olduğunu söylemedi. Bu durumda ND yakınmasının ne demek olduğunu bilemedik. Balcalı’nın göğüs hastalıkları servisini aradık, ND’nin Nefes Darlığı’nın kısaltması olduğu anlaşıldı. Kısaltmanın yarattığı iletişimsizlik, zaman kaybı ve nedensellik ne mantığa ne de etiğe sığar. Bu durum, Balcalı’daki hocanın veya onun adına işlem yapan asistan ya da uzman hekimin kendini dünya tıbbının merkezinde gördüğünün (üsttenci) sizce de göstergesi değil mi?
Daha önceki Akdeniz Üniversitesi hekimleri kısaltmalarından biliyorum: DM=Diyabet Mellutus, HT=Hipertansiyon, KAH=Koroner Arter Hastalığı demek. Peki ARB? Bence bu daha ulusal ve eski bir kısaltma=Aside Rezistan Bakteri demek. Osmanlı İngilizcesi; Osmanlizce diyebileceğimiz bu kısaltmanın açılımı ne mutlu bir tesadüftür ki, aynı zamanda beynelmilel bir kısaltmanın da açılımıdır= Acid Resistant BacteriaJ. DGT’yi de siz bulunJ.[1]
12 Eylül 2012


[1] Doğrudan Gözetimli Tedavi

16 Ağustos 2013 Cuma

HALK SAĞLIĞI İÇİN… 008


HALK SAĞLIĞI İÇİN… 008

Umur Gürsoy

 “17 Ağustos Büyük Marmara Depreminde yaşamını yitiren masum insanlarımızın değerli anısına*”
27. Bayramdan (Ramazan) sonra 30 gün yıllık iznine çıkan Osmaniye Verem Savaş Dispanserindeki tek hekimin yerine görevlendirildim. 30 yıldır konunun tedavi kısmından uzak olduğum için Ramazan Bayramı arifesi ve arifeden bir gün önce, (başörtüsü takmayan) hekim hanımın yanında çalışarak dispanser hekimliğinin püf noktalarını hatırladım, bilgisayar şifrelerini ve resmi kayıt programlarının ve tedavi protokollerinin işleyişi hakkında bilgilendim. Birlikte, hepsi erkek olan üç de hasta gördük. Üçünün de sürekli gelirleri ve halen işleri yoktu. Arife günü (6 Ağustos) Dispansere denetlenmeye gelen 24 yaşında genç bir erkek olan ilk hasta yeni bir akciğer tüberkülozu olgusu ve tedavisi başlayalı altı gün olmuş. Zaman zaman baygınlık geçiriyormuş ve nefesi daralıyormuş. Genç 24 yaşında, işsiz ve imam nikâhlı. Hastanın anemisi var. Kendisinin ve eşinin yeşil kartı yok. Oruç tutuyor musun dedim, evet dedi. Tansiyonunu ölçtük; düşük. Yakınmalarının aldığı ilaçların (İzoniyazid, Rifampisin, Pirazinamid ve Etambutol) etkilerini ağırlaştıran (Çukurova’da) bu sıcaklarda tuttuğu oruca bağlı olduğunu söyledik.
Aklıma Selçuk Altun’un, Metin Üstündağ’ın “Hasar Tespit Çalışmaları” kitabından yaptığı: “Aklımda son bir soru italik: ÖLÜM ORUCU BOZAR MI?” ile “Yurtta sus cihanda sus.” ve k. İskender’in “Rahibinden Satılık Kilise” isimli kitabından yaptığı: “Gerçeği söyleyin: Hayatta mıyım doktor?” kelâm-ı kibarları (aforizma-özdeyiş) geldi. “Açlık orucu bozar mı?” sorusunu da ben itali(e)kleyeyim…
2013 yılının Ramazan ayı ve orucu 7 Ağustos Çarşamba günü tutulan son oruç ile bitti. 8 Ağustos (kimlere) bayram!!!
28. Üstünlerin ve egemenlerin tartışmaya başlama hitabı çoğu kez karşısındakini küçümseyen ve aşağılayan “Sen kimsin de benimle böyle konuşuyorsun” şeklinde olabiliyor. Son günlerde başta siyasilerle, başta İP-CHP olmak üzere bütün sol ve sosyalist parti ve ordu yandaşlarının çok gereksinimi olduğunu düşündüğüm; 2012 yılının Ekim ayında yayınlanan "Senlerin (Türkiye) Değerler Atlası"ndan bazı bilgiler:
- Türkiye, insanların (Senlerin) birbirine en az güvenebildikleri ülkelerden biri. 22 yıldır bu durumda bir değişiklik gözlenmiyor. Türkiye'de insanların yaklaşık onda biri genelde insanlara güvenebileceğini söylerken, İskandinav ülkelerinde bu oran yüzde 80'lere yaklaşıyor.
- Ordu'ya (Türk Silahlı Kuvvetleri’ne) (Senlerce) duyulan güven düzeyinde son yıllarda bir düşüş var. Orduya güven düzeyi bölgelere göre önemli farklılıklar gösteriyor.
- (Avrupa Birliği) AB'ye duyulan güven, dalgalı seyretmekle birlikte, bugün 1990 ile hemen hemen aynı düzeyde (1990: %36, 2011/12: %39)
- Türk toplumu (Senler), Avrupa'nın ve dünyanın en dindar toplumlarından biri. Dinin toplum yaşamındaki yeri en üst düzeylerde.
- Dinin esas olarak bu dünyaya değil, ölümden sonraki dünyaya anlam kazandırdığını düşünen(sen)lerin oranı yüzde 76.
- Dinin özünün kurallara uymak olduğunu düşünen(sen)lerin oranı yüzde 64.
- Avrupa'da, Tanrı'nın insanların yaşamındaki yerinin en yüksek olduğu toplum Türkiye.
- (18 yaş üzeri) Yaklaşık her üç kişi(sen)den biri (%29) hem 30 gün oruç tutuyor, hem günde beş vakit namaz kılıyor. Bu oran (sen) kadınlarda %36; (sen) diplomasızlarda %61, (sen) ilkokul mezunlarında %38, 50 yaş ve üzeri (sen) grupta ise %49.
- Kendisini 'dindar bir (sen) kişi' olarak tanımlayanların oranı, son 22 yılda 10 puan kadar yükseldi.
- 47 Avrupa ülkesi içinde siyasal yelpazenin en sağında Türk toplumu (Senleri)  yer alıyor.
- Ortalamalar itibariyle en solda İzmir, en sağda Doğu Anadolu (senleri) var.
- Türk olmaktan son derece gurur duyan(sen)ların oranı Güneydoğu Anadolu’da %23, Karadeniz’de %88.
- Kadınların yüzde 71’(sen)i ‘ailenin reisi erkek olmalı’ diyor.
- Kadınların yüzde 59’(sen)u ‘kadın her zaman kocasına itaat etmeli, onun sözünden çıkmamalı” diyor. Bu oran İzmir’de yüzde 40, Doğu Anadolu’da yüzde 71.
- İşsizlik varsa, işe almada erkeklere öncelik verilmesini isteyen(sen)ler Türkiye’de yüzde 60, Danimarka’da yüzde 2.
- “Erkekler kadınlardan daha iyi siyasetçi olur” görüşüne katılan(sen)lar: 1996: % 66, 2000: % 62, 2006: % 62, 2011: % 71.
- Fransızların yüzde 36’sı, Türkler’(senler)in yüzde 6’sı evliliğin artık modası geçmiş bir kurum olduğunu düşünüyor.
- Kapsamlı (sen) muhafazakârlık ölçeği değerleri (100 puan üzerinden): 1999: 60, 2001: 65, 2011: 63.
29. Geçici görevlendirildiğim verem savaş dispanseri iki katlı güzel bir binayı Ana ve Çocuk Sağlığı ve Aile Planlaması (AÇSAP) Merkezi  ile paylaşıyor. Merkezin iki hekimi de yıllık izinlerinde imişler. Odamın kapısının açıldığı koridorun sonundaki aile planlaması hemşirelerinin odasından çıkan başı örtülü genç bir bayan bana, “Acaba”, dedi; “doğum kontrol haplarını dışarıda doktora yazdırsak eczane ücretsiz verir mi?”. “Neden? Soruyorsun”, dedim. Kadın, “Doğum kontrol hapı bitmiş.”, dedi. “Sorunu çıktığın odadaki hemşirelere sor”, dedim ve uzaktan izledim; sordu, cevabını aldı ve merdivenlerden inerek gitti. Sonra, cevabı ben de merak ettim ve “Doğum kontrol hapımız yok mu?” diye AÇSAP hemşirelerine sordum.  “Bir aydır Rahim İçi Araç (RİA), iki aydır da hap yok; doktor bey.” dediler.
Sizce nedeni, yeni evlilere üç çocuk yapmalarını öneren başbakanımızın yönettiği hükümetin ve sağlık bakanlığı yöneticilerinin değerler araştırması sonuçları olabilir mi?
30. Bugünlerde (Ağustos 2013) yaptığım güncellemeye göre Türkiye’deki toplam 173 adet kamu, özel ve vakıf üniversitesinin sadece 52’sinde tıp fakültesi var. Bunların da 49’unda halk sağlığı an(m)a bilim dalı var(mış). Bildiğim kadarıyla henüz K. Maraş Sütçü İmam, Maltepe ve Ufuk Üniversiteleri Tıp Fakülteleri’nde halk sağlığı anabilim dalı yok(muş).  
Soru-1: Bir halk sağlığı ana bilim dalı başına kaç profesör, kaç doçent, kaç yardımcı doçent, kaç öğretim görevlisi ve kaç araştırma görevlisi düşüyor, kaç olmalı ve neden? Kaçı kendini halk sağlığına verebil(mesini engelley)ecek ikincil görevle(ndirmele)rde ve niçin? Hocaların akademik ömür süreleri ortalaması kaçtı, kaç oldu? KAÇ OLMALI?
Soru-2: Halen yurtdışında çalışan kaç halk sağlığı uzmanımız var. Kaçından bütün halk sağlığı bilim ve meslek topluluğumuzun haberi var? Bunlardan kaçı Türk üniversitelerinden mezun; kaçı Türk halk sağlığı anabilim dallarından uzmanlığını almış. Kaç tıp fakültesi mezunumuz yurt dışında halk sağlığı uzmanlığı eğitimi al(mış; -ıyor)dı. Ve kaçı Türk dilinde bir popüler yazı yazmış yayınla(t)mış? Ben sadece Ümit Kartoğlu’nu biliyorum. İlker Belek’ten duyduğum kadarıyla bir gencimiz 5-6 yıl önce ABD’de uzmanlık eğitimi alıyormuş(du). Necati Dedeoğlu da DSÖ’da çalışan bir başka isimden söz etmişti
31. Hacettepe’de çalışır çeyrek inbreed (hekimlik diplomasını Hacettepe Tıbbın karşı kaldırımındaki Ankara Tıp’tan almış) meslektaşımız Doç. Dr. Ali Naci YILDIZ’ın HASUDER iletişim gruplarına yazdığına göre Nazmi Bilir ve Ali Naci Yıldız'ın yazarları olduğu, Hacettepe Üniversitesi yayını “İş Sağlığı ve Güvenliği” kitabının genişletilmiş ikinci baskısı için kitap isteme adresi şöyleymiş: Hacettepe Üniversitesi Kitap Satış Ofisi, Sıhhiye 06100, Ankara. Telefon: 0312 305 14 87.
32. Uzun yaşamak isteyenler Nazilli’ye yerleşin! Hem Nazilli, İzmir’e de yakın (Türkiye'nin bütün solcuları için). Gazete okumanın faydası; geç olsun güç olmasın. 2009’daki yeni okuduğum gazete haberine göre Akdeniz Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Gerontoloji (yaşlılık bilimi) Bölümünce sürdürülen araştırmalara göre, il ve ilçelere göre yapılan değerlendirmede Türkiye'de en uzun ömürlülerin Nazilli’de (Aydın), en kısa ömürlülerin ise Yozgat’ta olduğu ortaya çıkmış. Bkz. http://tr.wikipedia.org/wiki/Beklenen_ya%C5%9Fam_s%C3%BCresi ve http://arsiv.sabah.com.tr/2009/04/20/haber,6D93CEE29AF445AD9786C6371B5EED03.html
33. Aktif fay hatları üzerini kentleşmeye, iskâna ve sanayileşmeye açmaya ve çürük binalara imar izni vermeye bağlı olarak yaşadığımız, büyük çapta can ve mal kaybına neden olan Richter ölçeğine göre 7,5 Mw büyüklüğündeki 1999 Gölcük Depremi, İzmit Depremi, Marmara Depremi ya da 17 Ağustos 1999 depremi; 17 Ağustos 1999 sabahı, yerel saatle 03:02'de gerçekleşti. Resmi raporlara göre, 17.480 ölüm, 23.781 yaralı oldu; 505 kişi sakat kaldı. 285.211 konut, 42.902 işyeri hasar gördü. Depremde resmî olmayan bilgilere göre ise yaklaşık 50.000 ölüm, ağır-hafif 100.000'e yakın yaralı olduğu tahmin ediliyor. Ayrıca 133.683 çöken bina ile yaklaşık 600.000 kişiyi evsiz kalmıştır. Yaklaşık 16 milyon insan, depremden değişik düzeylerde etkilendi. Yapım hatalarından çöken binaların müteahhitlerine yaklaşık 2100 dava açıldı. Bu davalardan 1800'ü hukuki boşluklardan dolayı cezasız sonuçlanmıştır. Geriye kalan 300 davanın 110 kadarında ceza verilse de çoğu ertelenmiştir. Bunun dışında kalan davalar ise 16 Şubat 2007 tarihinde 7,5 yıllık zaman aşımı süreleri dolduğu için zaman aşımına uğramış ve düşmüştür[1].
* Her ay yazdığım ‘Halk Sağlığı İçin’ yazıma bir halk sağlığı büyüğümüzü anarak başlamak isterim, ama Türk halk sağlığı camiasında birkaç büyüğümüz, hocamız dışındakiler doğmadan hayata atılırlar ve bir de çalıştıkları üniversitelerin anabilim dallarının elektronik bilgi ağlarındaki (WEB) özgeçmişlerine bakarsınız daha önce herhangi bir eğitim kurumundan mezun olmadan birden tıp fakültesinden mezun oluvermişlerdir. Bilebildiğim kadarıyla Türk Halk Sağlığı camiasında otobiyografisini yazan bir tek Rahmi Dirican var. Nusret Fişek’in ise (kütüphanemde olmayan) bir biyografisi var(mış). Hakkında en çok yazılan ilk üç hocamızdan (diğerleri Nevzat Eren ve Rahmi Dirican) birincisi şüphesiz O’dur (bkz. http://nusret.fisek.org.tr/onun-icin-yazdilar/). Hayatta veya aramızda ayrılmış olan hocalarının (Kendince halk sağlığı büyüğü mertebesine yükselttiği -akademik olan; olmayan- anılmasını istediği bütün mesleklerden olabilen) doğum gün, ay ve yılını yazıp bana (http://hsicinhakemsiz.blogspot.com/ adresli bloğumun yorum sayfasına) yollayanlara şimdiden teşekkür ederim. Yine de halk sağlığı mesleklerinden olanların kendilerinin veya hocalarının doğum tarihlerini ay ve gün olarak yollamalarında biyografisel ve meslekî yazın ve halk sağlığı için sizce de fayda yok mu?
Ağustos 2013.

 

18 Temmuz 2013 Perşembe

HALK SAĞLIĞI İÇİN… 007 (RAMAZAN ÖZEL)

HALK SAĞLIĞI İÇİN… 007
(RAMAZAN ÖZEL)
“Hocam Nevzat Eren’in değerli anısına (d. Gaziantep, 18 Temmuz 1937)”
Umur Gürsoy
25. Cemil Meriç, “Bir Dünyanın Eşiğinde” kitabında:
“Öbür dinlerde görülmeyen bir özellik var Hint dininde. Yetişkin insanla çocuğun dini birbirinden farklı. “Aydınla sokaktaki adamın inançları aynı olabilir mi? Öteki dinlerin büyük hatası, bu gerçeği anlayamamalarında” diyor Max Müller.” diye yazmış.
Halk sağlıkçılarına güzel bir araştırma konusu daha: (İslami) Dinlerde epidemiyolojik özellikler (yer, zaman, kişi).
Bilindiği gibi Hicrî takvimin salt ay takvimi olması nedeniyle, bu takvimdeki ayların mevsimlerle ilişkisi yoktur. Ramazan ayı, güneş takvimi olan miladî takvimde bütün diğer hicri aylar gibi her yıl mevsimler arasında gezinir; belirli bir mevsimin ayı olmaz. Yani Ramazan, kendi ömrümüzde de gözlemlediğimiz gibi miladi takvime göre düzenlenen aylar içinde yaklaşık her 11,5 günde bir biraz daha başka aya ve mevsime kayar. Ramazan ayı ve oruç dönemi böylece yaklaşık her 9 yılda bir farklı mevsime kayar. Bu durumda Müslümanlar bu yıldan sonra en az 7 yıl daha uzun ve sıcak yaz günlerinde (temmuz ve haziran) oruç tutulacaklardır.
Dinlerde epidemiyolojik özellikler deyince iki yıldır üzerinde çalıştığım “Ramazan Orucuna Sağlık Ekolojisi Yönünden Bakış” başlıklı henüz yayınlamadığım yazımdan bir iki veri paylaşayım:
-         Geçen yıl 20 Temmuz 2012’de başlayan Ramazan, bu yıl 9 Temmuzda, 9 yıl sonra mart ayının başında; 18 yıl sonra da aralık ayının başında başlayacaktır.
-          2012 yılında Türkiye’de oruç tutanlar yaz mevsimin ortasına ve 20 Temmuz 2012 tarihine karşılık gelen Ramazanın birinci günü 18 saat 10 dakika; 18 Ağustos 2012 tarihine gelen son günü de 16 saat 21 dakika yemeden içmeden (30 gün süresince ortalama 17 saat 16 dakika) mutlak aç kaldılar. 9 Temmuz 2013 Salı gününe rastlayan 2013 ramazanın ilk günü 18 saat 31 dakika mutlak aç kalan oruç tutanlar; Ramazanın son günü (7 Ağustos 2013 tarihinde) ise 17 saat 24 dakika aç kalacaklar.
-          2011 sayımlarına göre Türkiye kadın nüfusunun yaklaşık % 26,7’si (20 milyona yakını) doğurgan çağdaki (15-49 yaş) yani her ay (her 28 günde) ortalama 5 gün süreyle adet kanamalı olmaları nedeniyle oruç tutması dinen engellenmiş kadınlardan oluşur. Yaptığımız hesaba göre her ramazan gününde ortalama en az 3,3 milyon kadın adet görür ve bu nedenle oruç tutamaz durumdadır. Bu rakama yeterli ve dengeli beslenmesi gereken 0-14 yaşındaki yaklaşık 19 milyon çocuğumuzu da eklemeliyiz. Her 18 kişiden biri (4,2 milyon) şeker hastası; her iki kadından ve çocuktan birisi (19,5 milyon) demir eksikliği kansızlığı, toplumda her beş kişiden birisi (15,1 milyon) yüksek tansiyon hastasıdır. Her on kişiden birisi (7,5 milyon) böbrek hastasıdır. Her 25 kişiden birisi (3,0 milyon) kalp hastasıdır. Her beş kişiden birisi (15,1 milyon) ruh hastasıdır. 2006 verilerine göre yaşayan yaklaşık 400 bin kanser hastası sayısına her yıl yaklaşık 150 bin kişi kanser hastası eklenmektedir.
-        Başka dinlerin veya Sünni mezhebi dışındaki mezheplerin üyesi oldukları için oruç tutmaları gerekmeyen seçmen yaşına gelmiş yurttaş sayısı ise (çoğu Alevi olmak üzere) 2-3 milyondur ki istatistiklere ve araştırmalara göre Türkiye Alevilerinin çoğu Ramazan ayında Sünniler gibi oruç tutmamaktadırlar.
-        Türkiye, 2011’de çoğu yaz aylarında (4,6 milyonu Ramazanın yaşandığı Temmuz ayında)  gelen 30 milyon turisti konuk etmiştir. 2010 sayıları ile ülkemize en çok turist yollayan 15 ülkeye göre, gelen bu turistlerin % 63.5’i Hıristiyan; % 9.7’si de Şii Müslümandırlar. Ramazan ayında ülkemizin çeşitli yörelerinde bulunan yaklaşık 3,6 milyon Sünni ve Müslüman olmayan turist bulunmaktadır.
-         Toplarsak, hastalar ve turistler dışında gayrimüslim, Alevi ve dini nedenlerle (çocuklarımız ve adet görme dönemdeki kadınlarımız) oruçtan muaf olanların toplamı en kaba ve iyimser hesaplarla en az 25 milyon kişidir. Yani hastalar ve yaşlılar hariç nüfusumuzun yaklaşık % 34’ü oruç tutmamaktadır.
-          Zira uzun süre  (Oruç tutanlarda olduğu gibi ortalama 17 saatten fazla) aç ve susuz kalanlarda şeker düşmesi (hipoglisemi) ve kan basıncı düşmesi (Hipotansiyon) ya da kan basıncı yükselmesi (hipertansiyon) ve de sıcaklık hastalığına bağlı olarak çeşitli bedensel ve fiziksel hastalıkların ve kazaların şiddeti bireyin kişisel, yer ve zamana bağlı özelliklerine bağlı olarak artar; var olanlar şiddetlenir. Zira, çocuk hastalıkları uzmanı hekim arkadaşım Adnan Yüce’nin yazdığı gibi: “Bir hastalık yüzde bir de; binde bir de görülebilir. (Ama) Hasta için oran yüzde yüzdür, münferit değildir.”.
Asıl önemli olan oruç tutan, çoğu erişkin, erkek ve çoğunluk olduğunu kanıta dayalı olmadan ileri süren bir toplum kesiminin nüfus oranı en az % 34 olan bir toplumun kesimine kendi dini ritüellerinden birisini toplumsal maliyeti pahasına dayatması ve bu maliyeti maddi ve manevi olarak tüm ülkeye (her iki kesime de) ödetmesidir.
Pekiyi, halk sağlığı camiasına düşen nedir: Geçmiş yıllarda Ramazan aylarına denk gelen aylar hesaplanabildiğine göre bu aylarda azalan ve artan hastalıkların (Trafik kazaları, şeker komaları, hipertansif krizler, inmeler, kalp ve beyin krizleri vb.) ve bunların sağlıktaki toplumsal maliyetinin araştırılması. Kronik hasta olmalarına rağmen (sıcak aylarda) oruç tutarak iş durmasına, yavaşlamasına neden olanların; oruç tuttukları için (Hekimin tutmaması yönündeki öğüdüne rağmen) yeti yitimli veya mâlül hale gelenlerin sigorta ve sağlık etiği sorunları (Sigaraya bağlı sağlık sorunları ve performans azalması nedenli toplumsal maliyetlerin sigara içmeyen toplumun da verdiği sigorta primleriyle ödenmesinin doğruluğunun tartışılması, işverenlerin sigara içenleri işe almaması vb. gibi).
26.  “Sevgili Arkadaşlarım, Hocalarım,
26 Nisan 2013'te Yeşil Gazete'de kendi kendimle yaptığım özgörüşümüme (otoröportajıma) 6 adet yorum yapılmış. Her okuyan yorum yapmaz elbette, ama yine de çok az kişinin okuduğu anlaşılıyor ve bunun nedeninin de 'uzun yazmam' olduğunu ikili sohbetlerimizde dile getiriyorsunuz. Yani kabahatli olan benim.
Yine de ‘okusanız iyi olacak’ olduğunu düşündüğüm ve sizlere yönelik eleştirilerin bulunduğu bir yazı idi. Önemli bulduğum bölümlerini yüksek müsaadelerinize sığınarak bir kaç gün paylaşmak istiyorum.”
27 Mayıs’ta “Uzun okumaları sevmeyenler için Taşrada Bir Ekolojist-1” konu başlığı ile gruplarıma yolladığım bu iletime nitelikli ve tek yanıt henüz şahsen tanışmadığım sahadaki genç meslektaşım Nurhan Meydan Acımış’tan geldi. Aynı tarihte HASUDER-Çevre google iletişim grubuna yollandığı cevabî iletisinde Nurhan şöyle yazmış:
hayır Umur bey/abi, okuyanlar var....
yorumu tanışmaya saklayanlar var.
yorumu kendine saklayanlar var.
yorumu kendi ile sorgulayanlar var.
okuduklarını sindirmekte olanlar var.
"her sessizlik sadece sessizlik" değil bana kalırsa.
bir de benim gibi yorum yazmayan ve uzun okumaları seven var.
Öyleyse, yazmaya devam.
Temmuz 2013.

12 Temmuz 2013 Cuma

HALK SAĞLIĞI İÇİN… 006


HALK SAĞLIĞI İÇİN… 006

Umur Gürsoy

69. yaşına basan ağabey hocam Necati Dedeoğlu’na (d. 24.06.1945) nice sağlıklı yıllar.

23. (Halk sağlığı) Kitaplar(ın)a uygulanan sansür biçimlerinden birisi de yayıncı, dağıtımcı ve satıcı tarafından oluşturulan stok ve tükenen baskı takibinin ve dağıtımın hızlı olmaması nedeniyle oluşan engellerdir. Yıllar önce Attilâ İlhan’a yazdığım “Sizi geç (40’ımdan sonra) tanıdım mealinde özür; yazı ve kitapları için teşekkür mektubuma Cumhuriyet Gazetesi’ndeki köşe yazısından yanıt vermişti. Attila İlhan özellikle diğer şairlerce ve çoğu sol eğilimli olan yayıncılarca pek sevilmezdi.  Halkın Attilâ İlhan’ın şiirlerine gösterdiği ilgi 90’lardan ölümüne dek sürdürdüğü TRT-2 Televizyonundaki haftalık sohbetlerinden sonra deneme ve romanları için de artmıştı. Yazısında: “Mealen: 1940’lardan 90’lara kadar bana gizli bir sansür uygulanmıştır. Ya kitaplarımın baskısını az yaparlar, ya da az dağıtır veya talebe göre istek yapılmadığı için kitaplarım rafa geç ve az miktarda çıkardı; bu nedenle beni geç tanımanız normaldir” diye yazmıştı. Bu durum, tam anlamıyla örtüşmese de bana, 70’lerin sonunda Hacettepe’nin ünlü biyokimya ve nükleer tıp hocası Laleli’nin büyük bir laboratuvar Düzen’i kurduktan sonra Hacettepe Tıp Fakültesi Hastanesi’nde testin satın alma ihalelerinin gecikmeli olarak yapıldığı için gebelik testi dahil pek çok testin yapılamaması (dolayısıyla Özel laboratuvarlarla birlikte Düzen’e yollandığı), söylentisini anımsattı, her nedense.

Gerçekten, 90’lı yıllarda, Adana merkezindeki Yolgeçen Kitapevi’nde (sanırım şimdi kapanarak Kitapsan ismiyle birbirine komşu iki ayrı mağazaya yayılarak çok daha büyük ve çağcıl hale gelen) Attilâ İlhan’ın kitaplarının durduğu raftan her ay bir iki kitap satın alarak külliyatını tamamlamaya çalışırdım. Her ay kitapevine tekrar gittiğimde rafta geçen ay gördüğüm onlarca Attilâ İlhan kitabının tükendiğini, ancak yeni ay içinde rafa yerleştirilen Attilâ İlhan kitaplarının geçtiğimiz ay rafta gördüklerimden başka isimdeki kitapları olduğunu gözlerdim. İnternetin, elektronik yayıncılığın ve elektronik barkotlama sisteminin henüz her yerde oluşmadığı ve oturmadığı yıllardı. Yolgeçen büyük olasılıkla raf ve stok takibini binlerce kitap içinde günü gününe yapamıyor ve yayıncıdan getirttiği kitaplar raftaki satışı yansıtmıyordu. Yani, Attilâ İlhan’ın kitabı basılsa bile kitapçı rafına yeterince çıkamıyordu.

Günümüzde Türkçede yayınlanan telif veya çeviri halk sağlığı kitaplarının en önemli yayıncıları Türk Tabipleri Birliği, Hacettepe Halk Sağlığı Vakfı ve üniversitelerimizdir. Bugün Halk sağlığı akademisyenleri ve öğrencileri dışındaki değil halk sağlığı mesleklerindekilerin; halk sağlığının bir konusu ile ilgilenen bir meslek sahibinin, araştırmacının, öğrenci veya gazetecinin ya da sade yurttaşın dahi güncel ve yeni ya da genel kitaplık veya üniversite kütüphanelerinde (doğru) rafa çık(a)mamış halk sağlığı kitaplarından haberdar olması ve onlara ulaşması (çok) zordur. Listelesek, hiçbirini önemli kitapçıların rafında göremediğiniz gibi elektronik olarak da getirtemez veya göremezsiniz. Kitabın baskısının olup olmadığı ve varsa getirtmek için nasıl bir yol izleneceği, paranın hangi banka hesabına yatırılacağını vb. öğrenmek için özel telefon görüşmeleri ya da yazışmalar yapmanız gerekir. Çok azı elektronik olarak açık kitap ve tam metin olarak elektronik olarak ulaşılabilirdir.

Üniversitedeki akademik (?) yaşamımda (1999-2005) yayın yapacak halk sağlığı dergilerinin hangileri olduğunu sorduğumda Dedeoğlu'nun önerdiği ve Sağlık ve Sosyal Yardım Vakfı'nın çıkarttığı Sağlık ve Toplum Dergisi'ne yazışarak abone olmayı bir türlü başaramamış ve tabii ki yazımı da ‘Kendisi muhtac-ı himmet’ bu dedeye yollamaktan vaz geçmiştim. Şimdi elektronik ortamda bu dergiye ulaşmak daha kolay (http://www.ssyv.org.tr).

Türk Tabipleri Birliği’ne web sayfalarındaki elektronik açık kitap formatında indirilemeyen yayınlarını satın almak isteyenler için gereken bilgi eksiklikleri ile ilgili geçtiğimiz yıl yolladığım eleştiri, öneri ve öğütlerim henüz yerine getirilmedi. Halen TTB’den getirtmek istediğiniz kitabın baskısının olup olmadığını, ödeme ve gönderme koşullarını vb. TTB Merkez Konseyi sekreterlerine telefonla veya e-posta ile sorup öğrenmek zorundasınız (http://www.ttb.org.tr/index.php/Yayin/yayinlar-80.html). 

Kitap aracılığıyla halk sağlığına uygulanan birkaç sansür çeşidi daha var. Onları önümüzdeki Halk Sağlığı İçin’lerde bir bitirelim sonra da Türkiye’de YÖK’leştikçe YÖK’leşen bilimin yönetimi aracılığıyla halk sağlığına (anabilim dalları ve halk sağlığına diğer anabilim dallarına tanınan kadro bolluğunun tanınmaması vb.) uygulanan sansür ve engellemeleri bir başka Halk Sağlığı İçin yazısında daha derli toplu değineceğim.

24. Gezi Parkı olayları 2013’ün Haziran ayına ve Türkiye gündemine büyük, kalıcı ve etkili bir damga vurdu. Etkileri her siyasi partide, kurumda ve yazarda hissedildi; edilmeye devam edecek. Şimdiden kendi edebiyatını, müziğini, sanatını, mizahını vb. oluşturdu.

Gezi Parkı ve ona bağlı Taksim Direnişi'nin ulusal bilim topluluğumuzda, üniversitelerde ve tabii ki halk sağlığı camiamızda da etkileri olmalıdır. Bilmem Gezi Parkı ve Taksim Direnişi bilim topluluğumuz ve özelde halk sağlıkçılarımızın gündemine nasıl girdi(mi)?

Üniversitede çalıştığım yıllarda (1999-2005) tıp dışı bir disiplinden ya da tıp dışı bir kitaptan okuduğum ‘bir yere ait olma-yabancılaşma’ ile ilgili anketi bizim anabilim dalına uyarlamayı düşünmüş, notlar almıştım. Notlarımı ve o anketi şimdi bulamıyorum. Bölümdeki 5-6 araştırma görevlimize “Kendinizi anabilim dalına ait hissediyor musunuz?” diye sorduğumu ve hepsinin de “Hayır” dediğini anımsıyorum. Bölüm başkanı Dedeoğlu’nu çıkarınca ben dâhil diğer beş öğretim elemanından (bir prof, iki yard. doç ve iki öğr. gör.) dürüst yanıt alamayacağımı bildiğim ikisi hariç (onları zaten halk sağlıkçısı kabul etmiyordum), kalan üç öğretim elemanından ikisi (biri ben) de kendini bölüme ait hissetmiyordu. Diğerine bu soruyu sorma fırsatı bulamamıştım, ama sanırım o bu konuyu henüz hiç düşünmemişti. Üniversitede iken ait olduğum öğretim görevlileri ile ilgili (Anabilim dalı akademik kurulu hariç) hiçbir karar ve danışma (Fakülte kurulu, Üniversite senatosu vb) aşamasında temsil edilmiyordu(m)k. 12 Eylül yasaklı döneminin anayasaya aykırılığı varsayılamaz YÖK Yasası’ndan sonra unvanları araştırma görevlisi olan asistanlarımız da.

Bilim topluluğumuz, halk sağlığının akademik gezi parkının koşu yollarında (kariyer) nereye koşacaklarını şaşırmış genç akademisyen ve araştırma görevlilerimize; kendilerine, doğaya ve de yaptıkları iş ola(cak ola)n halk sağlığı(bilimi)na ne kadar yabancılaştıklarını ve yabancılaşmaya karşı onların (gençlerin) ve sizlerin (akademisyen ve halk sağlığı topluluğumuzun) (HASUDER) çözüm önerilerini böyle bir anketle öğrenerek başlamaya ne der?

Al sana bir (y)ayın kok(n)usu :))

Haziran 2013 (Bu yazı gecikmeli olarak 12.07.2013’de yayına verilmiştir)