26 Nisan 2016 Salı

ÇERNOBİL FELAKETİNİN YARI ÖMRÜ
         Stronsium 90 yağıyormuş
           ota, süte, ete,
           umuda, hürriyete,
           kapısını çaldığımız büyük hasrete.
                                        Nazım Hikmet
Umur Gürsoy
Halk Sağlığı Uzmanı
1972 yılında başlayan Türkiye’nin kendi topraklarına nükleer santral kurma macerası 45. Yılına girerken; 26 Nisan 2016 saat 01.30’de dünyanın başına gelen insan kaynaklı en büyük felaket olan Çernobil’in Nükleer Kazasının da 31. Sene-i devriyesine nail olduk. Kaza olduğunda 0-15/18-20 yaşını yaşayanlarla kazadan 0-15/18-20 yıl sonra doğanlar (1971/69-67-2001/2003/2005 arasında doğanlar) radyasyon kirliliğinin en yüksek olduğu yıllarda büyüme ve gelişme çağında; metabolizmaları çok yüksek olan yaş grubu idi. Bu Çernobil kohortu bugün 15 ila 45 (18-48/50) yaşlarındalar. Kazanın üzerinden tam 30 yıl geçti, ama Türkiye’de Çernobil konulu yapılmış 30 bilimsel araştırma bulamazsınız. Çünkü üniversitelere konan “Çernobil konulu açıklama ve araştırma yasağı” resmen kalkmadı.(1) Bilim insanlarımızın da böyle yasaklarla ve araştırma zorluklarıyla dolu ulusal konularla pek ilgisi yok. Elimizdeki tek araştırma şansı bu kohortdaki ölümlerin, hastalıkların ve psiko-sosyal/entelektüel yaşamla ilgili sorunların diğer yaş grupları içindeki oranlarına bakıp farklı olup olmadığını araştırmak, ama Türkiye’nin ölüm ve ölüm nedeni istatistikleri maalesef ne sayıca ne de nitelik olarak doğruları yansıtıyor. (2)
Her ne kadar bir nükleer kazada sayıları birkaç yüzü bulan sayıda radyoaktif madde, kazanın başlamasında 30 dakika ile 30 saat içerisinde çevreye salınsa da; bunlardan sadece 54 tanesinin fiziksel yarılanma ömürleri 25 saatin üzerindedir.(3) Atmosfere radyasyon sızıntısına neden olan Çernobil gibi bir nükleer santral kazasından sonra, santralden uzaktaki kurbanların sağlık etkilerinden sorumlu üç ışınımetkin çekirdekçik (radioactive isotope) vardır: Fiziksel yarı ömrü (Tf) 8 gün olan İyot-131 (I-131), Tf=28,8 yıl olan stronsiyum-90 (Sr-90) ve Tf =30 yıl olan sezyum-137 (Cs-137.)(4,5)
Fiziksel yarı ömür, ışınımın canlı dokudaki etkisini anlamamız için yeterli değildir. Çünkü hangi yoldan alınırsa alınsın ışınımetkin çekirdeğin vücudumuzdan atılıncaya (ter, idrar ve dışkı vb. yoluyla) ya da yerleşeceği organa (kemik, tiroid bezi, yumurtalık veya erbezleri vb.) gidinceye kadar vücutta izlediği metabolik yol dediğimiz bir yol vardır. Bu yüzden, bir maddenin sağlık etkilerinde biyolojik yarı ömür ve etkin (effective) yarı ömür kavramı daha önemlidir. Fiziksel yarılanma ömrü ne olursa olsun (kısa ya da uzun) vücuda giren bir ışınımetkin maddenin yarısının vücuttan atılması için geçen süreye o maddenin biyolojik yarılanma ömrü (Tb) denir; ama kemikte biriken kalsiyum gibi bazı maddeler için biyolojik atılım yıllar boyu sürebilir (kimyasal madde vücutta birikir). Bu nedenle fiziksel ve biyolojik yarı ömre göre hesaplanan bir de etkin (etkili) yarı ömür (Te) tarif edilir ve Te=Tf X Tb / Tf + Tb formülü ile hesaplanır (6,7). Etkin yarı ömür, fiziksel ve biyolojik yarı ömür göz önünde bulundurulduğunda, vücuda alınan maddenin (etkili olan) yarısının vücuttan atılımı için geçen toplam süredir (8).  Biyolojik sistemler karmaşıktır ve etkin yarılanma ömrü, vücuda farklı yollardan alınan ve tek bir metabolik yola sahip olmayabilen (örn. Sezyum) farmakolojik veya kimyasal maddelerin yarısının vücuttan atılması için geçen, mekanizmaları birden fazla ve oldukça bağımsız süreçlerin toplam süresi anlamına gelir. (7) Bu nedenle sağlık etkilerini, ışınımetkin çekirdeğin  alınım dozu kadar biriktiği veya girdiği metabolik yol ve etkin yarı ömür belirler.
I-131, tiroit bezinde birikir ve tiroid bezi kanserlerinden ve hastalıklarından sorumludur. Kalsiyumun metabolik yolunu izlediği için Sr-90’ın tamamı kemikte birikir ve kan yapıcı organımız kemik iliğini sürekli radyasyona sunuk bırakarak kan kanserleri ve kan hastalıklarından sorumlu olur. Cs-137 bütün metabolik yolları kullandığı için vücuda eşit olarak dağılır ve bütün organ dokularını radyasyona maruz bıraktığı için genel vücut kanserlerinden, erken yaşlanmadan (ömrün azalması), bağışıklık sistemi hastalıklarından (diabet) ve kadın ve erkek üreme organındaki üreme hücrelerini ışınıma uğrattığı için gelecek nesillerdeki genetik hasarlardan sorumludur (4,5).
Bu anlamda I-131’in biyolojik yarı ömrü 80-57 gün; Cs-137‘nin biyolojik yarı ömrü 70-110 gündür (10,11). Biyolojik yarı ömür süreleri üzerinde tam bir anlaşma yoktur ve yıldan yıla yapılan yeni araştırmalar ve Birleşmiş Milletler Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun (IAEA) Uluslararası Radyasyon Koruma Kurulu’nun (International Commission on Radiological Protection) (ICRP)  tavsiyeleriyle bu süreler değişmektedir. Örneğin 1959 yılında ICRP’nin I-131 için verdiği biyolojik ömür 138 gündü. 1980’de ICRP bu süreyi 80 gün olarak düzeltti. Bazı araştırmacılara göre bu sürenin 57 gün olması gerekir (12). Aynı biçimde Cs-137’nin biyolojik ömrü iki farklı kaynakta 70 ve 110 olarak verilmektedir. (10,11)
Daha önceki yayınlarda “Kemikten atılımı pratik anlamda yok” diye bildiğimiz Sr-90’ın biyolojik yarı ömrü çeşitli kaynaklara göre 14 ila 600 günden 1000 güne; 18 yıla, 30 yıla ve en üst süre olarak ise 49 yıla kadar değişik verilmektedir. Bunun nedeni Sr-90’ın vücutta izlediği karmaşık metabolik yollardır. Bununla birlikte bütün atılım yollarının ortalaması olarak ortalama biyolojik ömrü 18 yıl kabul edilmektedir. Sr-90 ve diğer radyoizotopların atılım hızı vücut ve kemik metabolizmasının yaşa ve cinse, yaşam tarzına vb. bağlı farklılıklar nedeniyle cins ve yaş durumundan çok etkilenmektedir (13).
Bu durumda kaynaklarımıza ve hesaplamalarımıza göre nükleer santral kazalarının sağlık sonuçlarından ağırlıklı olarak sorumlu olan yukardaki üç elementten Sr-90’ın etkin yarılanma ömrü bütün yaş ve cinsler ortalaması olarak ortalama 11 yıl, I-131’in etkin yarı ömrü 7 gün ve Cs-137’nin etkin yarı ömrü de 70 ila 108 gün olarak kabul edebiliriz (10).
Nükleer santral tehlikesinin çok da uzun sürmediğini düşünüp yüreğinize bir ferahlık mı geldi? Yanılıyorsunuz; öncelikle bu etkiler santralden uzaktaki kurbanlar için geçerli ve radyasyon vücuda bir kere alındığında söz konusu. Ama nükleer santral kazası olduğunda radyasyon kirliliği bir günde, su sıkınca ateşin ve dumanın biten herhangi bir yangın gibi birden sonlanmıyor ki? Üstelik etki bir kere olsa da sağlık sonuçlarının ortaya çıkması 40 yıl ve nesiller boyu olabiliyor. 26 Nisan 1986’da olan Çernobil Nükleer santralı kazasının boyutun anlamak için 10 Mayısa kadar 15 gün boyunca Türkiye’yi de içine alan Avrupa ve Asya’da nereleri kirlettiğini Cs-137 cinsinden bir daha görmek isterseniz 2005 yılında Fransız ulusal radyasyon koruma ve nükleer güvenlik kurumu Institut de Radioprotection et de Sûreté Nucléaire’in (IRSN) tarafından 15 dakikada bir yapılan ölçümlerden üretilen canlandırmanın başlat okunu tıklamanız yeterli: http://www.irsn.fr/FR/popup/Pages/tchernobyl_video_nuage.aspx. Fukushima deniz yaylımı için de bu adresteki en alttaki hareketli simülasyona bakınız: http://cerea.enpc.fr/fukushima/index.html. Atmosfer yayılımını gösteren kaynak bulamadım, ama aradan geçen 6 yılda okyanus canlılarında ne gibi bir birikim oldu ve insana yansıması nasıl incelemek gerek, ama Türkiye için önemli bir tehdit oluşturmuyor.
1986 Çernobil ve 2011 Fukushima kazaları bir kez daha gösterdi ki nükleer yangın kolay sönmüyor, günlerce, aylarca devam ediyor ve radyasyonlu bulutlar fiziksel ömrünün yarısını, daha sonra, kalan yarısının, daha sonra yarısının yarısının yarısını…. sonsuza kadar azala azala da olsa; ete süte hürriyete yağdıra yağdıra dünyanın karalarını ve denizlerini iki kez dolaşır. Her yaşta, her nefes alışta, her süt ve süt ürünü tükettiğimizde; soframıza gelen her balıkta, yediğimiz ve yemeğimize kattığımız her besin maddesinde onu tekrar tekrar vücudunuza alıyor ve biyolojik yarılanma ömrünü yaşatıyoruz. Birikimli etki ömür ve nesiller boyu sürerken (14) beraberinde bu etkileri ölçüp, hesaplayıp önlem almamızı sağlayacak araştırma yasakları da hâlâ sürüyor. (8)
İşte bu yüzdendir ki sadece şehitler değil; nükleer santral kazaları da ölmez!
Kaynakça:
1.       Gürsoy, U. Barışta ve Normal Çalışma Koşullarında Akkuyu Nükleer Santral(ler)inin Halk Sağlığı Yönünden Risk Değerlendirmesi. Toplum ve Hekim, Eylül-Ekim 2000, 15(5).
2.       HEAL. İletişim Kiti: İskenderun Korfezi’nde Komurden Elektrik Üretimi ve Sağlık. http://env-health.org/IMG/pdf/heal_tr_iskenderunkorfezi_iletisimkiti_sub2016_final.pdf. Erişim Tarihi: 14.04.2016
3.       Soyberk, Ö. Nükleer Bir Kazada Çevre Kirlenmesi ve Toplum Sağlığı Sorunları. Çevre'85 Çevresel Etki Değerlendirmesi Sempozyumu, 5-7 Haziran 1985, İzmir, Dokuz Eylül Çevre Mühendisliği Bölümü.
4.       WHO. Nuclear Power: Accidental Relaeses-Practical Guidance for Public Health Action. Report on a WHO Meeting, 1-4 October 1985, Mol, Belgium:1987.
5.       Dvorak, V. Ionizing Radiation. in Last, J. M., Wallace B. R. (ed. by),  Cannor, E. B-C....(at al.), (ass. Ed. by), Maxcy-Rosenau-Last Public Health and Preventive Medicine, 13th ed., U.S.A. Prentice-Hall International Inc:1992.
6.       Collins, J. C. Health Hazards of Ionizing Radiotions and Radioactive Substances. in Hobson, W. (ed. by), The Theory and Practice of Public Health, Fifth Ed., New York, Toronto, Oxford University Press:1979
7.       Effective Half-Life. https://en.wikipedia.org/wiki/Effective_half-life. Erişim Tarihi: 14.04.2016
8.       Nükleer Tıp. https://tr.wikipedia.org/wiki/N%C3%BCkleer_t%C4%B1p. Erişim Tarihi:14.06.2016
9.       European Nuclear Society (ENS). Effective half life. https://www.euronuclear.org/info/encyclopedia/h/half-life-effective.htm. Erişim Tarihi: 14.04.2016
10.   Caesium-137. https://en.wikipedia.org/wiki/Caesium-137. Erişim Tarihi: 14.04.2016
11.   Kramer HG., Hauck BM., Chamberlain MC. Biological Half life of Iodine in Normal and Athyroidic persons. http://www.lanl.gov/BAER-Conference/BAERCon-46p027.htm. Erişim Tarihi: 12.04.2016
12.   Strontium-90. https://en.wikipedia.org/wiki/Strontium-90. Erişim Tarihi: 14.04.2016

13.   Elekro Manyetik Radyasyon. Güler Ç., Çobanoğlu Z. http://sbu.saglik.gov.tr/Ekutuphane/kitaplar/css32.pdf. Erişim Tarihi: 14.04.2016
Not: Nisan 2016 tarihinde Halkın sağlığı.org sitesinde yayınlanmıştır. Site yayınına son verince buraya taşıdım.

12 Ocak 2016 Salı

ÇİVİSİ ÇIKMIŞ BİR TOPLUMDA GRİP SALGINI NASIL YÖNETİLİR?
Umur Gürsoy, Halk Sağlığı Uzmanı
Karagöz-Hacivat oyununda olduğu gibi “Grip salgını geldi, hoş geldi!” Bazıları ne kadar adını ağızına almak istemese de yine ‘adı batasıca hayvan’ gribi idi. 2009’da başlayıp 2010’da sönen; dünyayı etkisi altına alınca adı en üst salgın düzeyi olan Pandemiye çıkan Domuz Gribi nedendir bilinir; Türkiye’yi çok sevdi.
Pek çok baş yöneticinin ve bazı tıp profesörlerinin sözlerine kulak veren başta sağlıkçılar olmak üzere milyonlarca kişi 2009 yılında aşılanmadıkları için domuz gribi hükmünü 2015-16 kış aylarında da sürdürüyor. Bir göğüs hastalıkları profesörü en çok izlenen haber saatinde televizyonlara çıkıp “aşı ticari bir oyun, korumaz; boş verin D Vitaminini şu beş otu yiyin” deyince toplum ilginç biçimde koskoca sağlık bakanlığı teşkilatına ve onun bağışıklama ile ilgili çok alanlı tıp bilimi kurullarına inanmıyor. 2009 Pandemisinde de zamanın başbakanı ve muhtemelen danışmanları da aynı şekilde düz mantıkla düşünüyordu, aşı olmadılar, Sağlık Bakanlığı ile ters düştüler ve bütün bağışıklama (toplum aşılaması) hizmetlerinin geleceği baltalandı.
Hiç kimse anti-virüs ilacının da bütün diğer aşılar ve bütün diğer ilaçlar gibi ticari mal olduğunu ve çoğunun yabancı ülke şirketlerinden alındığını vb. düşünmedi. Sağlık ekonomisinde de, klasik ekonomide de bunun adına bilanço deniyor: Aşı olmadık ne kaybettik; aşı olsaydık ne kaybedecektik? Ölümlerin az olması, hastalığın toplumsal zararının az olduğunun göstergesi ve kanıtı mıdır? Kaldı ki 2009 yılında salgının başlamasından bir ay sonra, artık, bütün grip vakaları domuz gribi kabul edilerek ihbar ve boğaz sürüntüsü (kesin tanı) zorunluluğu kaldırıldı. İnsanların hangi hastalıktan öldüğü bilinmediği için aynı Çernobil nükleer felaketinde ölenlerin sayısının sadece 31 itfaiyeci ile sınırlı kalması gibi bir durum Türkiye için de geçerli oldu. Belki 2009 salgınında gripten ölüm sayısını biliyorduk, toplam grip sayısını bilmiyorduk, bu yüzden salgını şeddetini hiçbir zaman hesaplayamayacağız. Aynı şekilde grip nedeniyle işe devamsızlık ve hastane yatışları ve tedavi giderleri (sokağa atılan ilaçlar dahil) nedeniyle kayıplarımızı hesaplamak için çaba göstermedik. Ebru Çobanoğlu’nun “Grip Aşılaması: Kanıt ve Kamu Politikaları Arasındaki Uçurum” başlıklı yazısını da böyle okuyorum: Bilinenler bilinmeyenlerin % kaçıdır? Her ne kadar salgın bilgisi evrenseldir ve uygulamaları bilimin ışığındadır, ama epidemiyoloji biliminin yer/zaman/kişi (toplum) ilkesine göre aynı zamanda ulusaldır ve toplumdan topluma görelidir (1).
Aşı olmayan toplum hastalanır, okulları kapalı kalır. Öğretmenler, sağlıkçılar, bankacılar, fabrikalarda çalışan işçiler, onları getirip götüren servis, otobüs, dolmuş vb. şoförleri, askerler, güvenlik görevlileri 3-7 gün çalışamaz veya verimsiz çalışırlar. Hastane ve hekime başvuru ve ilaç giderleri artar. Bütün kamu hizmetlerinde hesaplanabilir, ama baş yöneticilerce hesaplanmayan zarar oluşur. Ve toplumun risk gruplarında (çocuklar, gebeler, kalp, akciğer ve şeker hastalarında ve yaşlılarında) erken ölümler oluşur. Domuz gribi ve bütün aşı ile korunulabilen hastalıklar, aşı olmayanlardan oluşan toplum grubu için Allah’ın sopasıdırlar.
Biz halk sağlığı hekimleri tedavi (klinik) hekimlerinin aksine toplumu tek tek hastalara değil, bir bütün ve bütün yaş ve cins ve meslek gruplarına reçete veririz. Yani ne yapılması gerektiğini toplum ve ülke çıkarlarının tamamını düşünerek karar veririz. Aldığımız eğitim bizi sadece hastasına değil, toplumun bütün bireylerine karşı sorumlu yapar. Dolayısıyla halk sağlığı hekimine grip aşısını boşamak kolay değildir.
Siz gelin beni okuyun, ister yönetici ve ister sade bir yurttaş olun, grip salgınına karşı ülkemizin her sağlık kurumunca hazırlanmış olması gereken Grip Pandemisi Planı’ndan aldığım şu öğütleri kendinize uygulayın:
1.      Eğer Sağlık Bakanlığı’nın yüksek risk grubu olarak tespit ettiği aşağıdaki gruplardan iseniz hastalığınızı belirten heyet raporuna istinaden tüm tabiplerce reçete edildiğinde aşıların bedelleri kurumlarınca ödenmekte olduğundan grip aşınızı daha yaptırmadı iseniz bile hemen şimdi yazdırın ve aşınızı olun:
a.      65 yaş ve üzerindeki kişiler ve yaşlı bakımevleri ve huzurevlerinde kalan kişiler sağlık kurulu raporu aranmaksızın,
b.      Astım dâhil süreğen akciğer ve kalp-damar hastalığı olan erişkin ve çocuklar,
c.       Şeker hastalığı dâhil herhangi bir süreğen iç salgı bezi (metabolik) hastalığı, böbrek yetmezliği, hemoglobin yapım bozukluğu hestalığı (hemoglobinopati) olan veya kanser ilacı gibi bağışıklık baskılayıcı (immunosupresif) alan erişkin ve çocuklar,
d.      6 ay–18 yaş arasında olan ve uzun süreli aspirin tedavisi alan çocuk ve ergenler (11-21 yaş).
2.      Kamu hizmetlerinin aksamaması ve salgını yayılmaması için aşağıdaki meslek grupları üyesi iseniz hemen aşılanın:
a.      Kamu yönetimi açısından anahtar rol oynayan kişiler (Cumhurbaşkanı, başbakan ve hükümet üyeleri, illerde valiler ve müdür ve şube, okul müdürleri vb.,
b.      Başta doktorlar ve hemşireler olmak üzere sağlık personeli (Ambulans şoförleri ve laboratuvar personeli dahil),
c.       Aşı dağıtımından (varsa aşı üretiminden) sorumlu personel,
d.      Telekomünikasyon, elektrik temini, su temini ve toplu taşıma hizmetlerinin sürdürülmesinde anahtar rol oynayan kişiler,
e.      İtfaiye personeli,
f.        Polis teşkilatı, askeri personel, Sivil Savunma teşkilatında çalışanlar.
3.      Bu da benden: Bütün aile bireyleri olarak her iş veya okuldan her eve veya yemeğe oturuşta ellerinizi en az bir dakika köpürterek yıkayın (musluk başını köpüklemeyi unutmadan), insanlarla öpüşmeyin, ağzını örtmeden hapşıranların ortamından hızla çıkın.
Kur’an’da yazılı olmayan hiçbir şeye inanmayanların, komplo teorilerine ve psikolojik savaş propagandalarına inananların çok olduğu bir toplumda zor da olsa; domuz veya değil, herhangi bir grip salgınından ülkenin korunması ve baş edebilmesinin yukarıdakilerden başka bir yolu yoktur. Bu bir salgınbilim ve güvenlik ahlâkıdır.
Aşılanmanın zamanı her ne kadar salgın başlamadan önce idi ise de, bilimsel gerçekler gereği aşılandıktan hemen sonra başlayan koruma bir ay içerisinde giderek artar. Ayrıca her virüs aşısında ve virüs hastalığında olduğu gibi vücutta bir virüs varken diğer virüs vücutta hastalık yapamaz. Biz buna virüs interferansı (Virüsler arasında çatışma, aynı anda veya zaman aralıklarıyla iki değişik virüsün etkisine maruz kalan hücrede bir virüsün diğerinin etkisini azaltması veya ortadan kaldırması) diyoruz (2).
Yüksek risk grubundakiler ve yüksek risk grubuna girmeseler de risk grubundaki 5 yaşın altındaki çocuklar ve gebeler domuz gribi olsun veya olmasın, grip hastalığını genel toplum bireylerinden daha ağır geçirirler, yüksek risk gruplarındakilerin, gribe yakalanmış gebelerin ve çocukların hastaneye yatma olasılıkları ve ölüm tehlikeleri genel topluma göre daha fazladır. Bu ve yukarıdaki nedenlerle nedenle hangi yaşta ve gebeliğin hangi ayında olurlarsa olsunlar küçük çocukların, yüksek risk gruplarının, gebelerin ve yukarda saydığımız meslek grupları üyelerinin salgın zamanı grip aşısı olmaları önerilir. Grip aşısı yapılan gebelerin bebekleri de gripten korunmuş olurlar.

Yazıyı, halkinsagligi.org adresimizde daha önce yayımlanan Özlem Kurt Azap’ın “Domuz” değil “bildiğimiz” insan gribi! “ başlıklı yazısını da okumanızı önererek bitirelim.  Özellikle  Her yıl görülmesi beklenen grip olgularının bu yıl niçin gündemin ilk sırasına oturduğunu anlamak gerçekten zor. cümlesine benim de katıldığımı belirterek.

1. Çobanoğlu E. “Grip Aşılaması: Kanıt ve Kamu Politikaları Arasındaki Uçurum”. http://www.halkinsagligi.org/grip-asilamasi-kanit-ve-kamu-politikalari-arasindaki-ucurum-ebru-cobanoglu/#comment-202.

3. Azap Ö.K. “Domuz” değil “bildiğimiz” insan gribi!”. http://www.halkinsagligi.org/domuz-degil-bildigimiz-insan-gribi-ozlem-kurt-azap/#comment-201.

Not: Ocak 2016 tarihinde Halkın sağlığı.org sitesinde yayınlanmıştır. Site yayınına son verince buraya taşıdım.

25 Aralık 2015 Cuma

POPÜLİZMİN BİR ÖRNEĞİ: OBEZİTEYİ ÖNLEMEK İÇİN BİSİKLET DAĞITMAK?
Umur Gürsoy, Halk Sağlığı Uzmanı
"Şehir İçi Yollarda Bisiklet Yolları, Bisiklet İstasyonları ve Bisiklet Park Yerleri Tasarımına ve Yapımına Dair Yönetmelik", Resmi Gazetede yayınlanarak 03.11.2015 tarihinde yürürlüğe girdi. Politik ve yönetimsel kararlar da resimdeki üç-beş-yedi yanlışın bulunması temeline dayanan resimli bulmacalara benzer. Çevre ve sağlık konularında akılcı, çok alanlı bilime saygılı; toplumun bütün çıkar gruplarını karar alma düzeneklerine katan (demokratik) yönetimsel kararlar, daha az hatalı olur.
Türk Dil Kurumu (TDK) obezlik(ğ)i (obezite) “aşırı şişmanlık”; popülizm’i ise: “1. Politik durumu dramatize ederek halkın ilgisini uyandırmak amacıyla yapılan politika; 2. Halk yardakçılığı” olarak tanımlıyor. Konumuza hangi popülizm tanım uyar; siz karar verin.
Her ne kadar ihtiyacından fazla kalorili besin tüketmeye ve hareketsizliğe bağlansa da şişmanlığın genetik nedenleri de vardır. “Yapılan çalışmalar şişmanlık oluşumunda kalıtım veya genetik faktörlerin % 25-40 oranında rol oynadığını göstermiştir.”.(1) Sigara içenlerin ve obezlerin ‘daha az yaşadıkları’ için “kısa dönemde sağlık maliyetleri yüksek olsa da uzun dönemde sağlıklı insanlara göre daha az sağlık maliyetine yol açtıklarını” gösteren bir araştırmaya göre “Hollanda sağlık sistemi, her obez kişi başına erken ölüm nedeni ile 50.000 USD (2007) tasarruf etmektedir.”.(1) Bu nedenle şişmanlık iktidarların işine gelebilir, ancak obezliğin yol açtığı hastalıklar (kas-iskelet, eklem ve kalp-beyin damarı hastalıkları, yüksek kan basıncı, ileri yaşta görülen şeker hastalığı, kanser vb.) nedeniyle sağlıksız ve verimsiz bireyler sağlık dışı toplumsal maliyet artışlarına da yol açarlar. Bu nedenle iktidarlar aşırı şişmanlık ile savaşmak isterler.
Sağlık Bakan(lığ)ının (SB) açıklamasından halen %33’ler mertebesinde olan normal kiloluların oranının yüzde 50'lilerin üzerine çıkartılmak” istendiğini; … toplumun teşvik edilmesi için belediyelere her bir metrelik bisiklet yolu için bir; toplam 1 milyon bisiklet dağıtılacağını;… Kampüste bisiklet alanı oluşturan üniversitelerin de projeye dahil edileceğini; … belediyelerden bu konuda çok talep geldiğini ancak Çevre ve Şehircilik Bakanlığının onaylı projesiyle gelen başvuruların sayısının az olduğunu”; anlıyoruz.(2) SB’nın bisiklet dağıtımı için bildiğimiz tek ölçütü; ‘belediyeler veya üniversitelerce yapılacak nitelikli bisiklet yolunun her bir metresi başına’lık ve 2015-2018 yıllarında seçmeli spor ve fiziki etkinlik dersini açan’ veya ‘Bisiklet Modülü’ dersini uygulayan okulların 5., 6. ve 7. sınıf öğrencisi olmak’tır. SB’nın dağıtacağı bir milyon bisikletin karşılığı bin km bisiklet yoludur.(3,4)
Bisiklet yollarının artışı ve trafik kazalarının azaltılması, uzunca bir zaman önce (1999) taslak dokümanı üniversite halk sağlığı anabilim dallarına da görüş almak için yollandığı halde hâlâ nihai dokümanı yayınlanmayan SB Çevre Sağlığı Eylem Planı’nın içindeki, ancak ‘obezliğin’ değil, ‘trafik kazalarının’ ve ‘hava kirliliğinin azaltılmasının’ bir hedefi idi.(5,6) Hedeflerde konulan artış oranlarına izleyebilmek için ‘halen var olan’ı (yani ‘payda’yı) bilmek gerekir. Bisiklet sayımız, bisiklet yollarımızın uzunluğu; ulaşım amaçlı bisikletlilerin yolcu-km* (7) uzunluğu ve bisikletli ulaşımın yolcu-km/yıl oranı hakkında ülke genelini temsil eden hiçbir istatistiğe sahip değiliz. Türkiye İstatistik Kurumuna (TÜİK) göre, 2014 yılı için devlet, il ve otoyollarımızda karayolu motorlu taşımacılığına dayalı toplam 276.073.000 milyon yolcu-kilometresi (kişi başına yaklaşık 0,28 km) yapılmıştır. Bu veride şehir içi yolcu-km verileri yoktur. 2006-2007 yıllarında yapılan İstanbul il idari sınırları ve İzmit-Gebze ilçesini kapsayan, 90 bin hanedeki %80 cevaplanma oranıyla 263.768 birey görüşmesine ve 360 bin yolculuk sayısına sahip bir hane halkı araştırmasına göre,  İstanbul ve Gebze’de yolculukların % 49’u yaya, %2’si deniz, %1’i de demiryolu ile ve toplamın % 70’i de toplu taşıma araçları ile yapılmaktadır. İstanbul ve Gebze’de “…tüm yolculuklar içerisinde bisiklet ulaşımının oranı sadece %0,05’te kalmaktadır.”.(8,9) İstanbul Bisiklet ve Yaya Yolları Projesine göre 2023 yılına kadar İstanbul’da 1004 km bisiklet ve yaya yolunun yapılması tasarlanıyor, ama bu uzunluğun ne kadarının bisikletlilere ait olacağı anlaşılmıyor.(10) Resmi olmayan bir kaynağa göre (2013), Türkiye’de bisiklet sayısı 30 milyon adettir.(11) Bunların kaçının ulaşımda kullanıldığını; kaçının eğlence ve spor amaçlı, kaçının ise çocuk-erişkin tipi olduğunu bilmiyoruz.
Bisiklet Dağıtmadan Önce ‘ICD-10 Hastalık ve Ölümün Dış Sebepleri Kodlarını ve İlgili Tanımlamalar’ı ve Yol Durumunu Bilmek Gerekir
Trafik Kazaları Yardım Vakfı Başkanı Prof. Dr. Rıdvan Ege’nin açıklamalarına göre (2003), son 42 yılda ülkemizde karayolu uzunluğu 2,3 kat artarken sürücü sayısı 70 kat; motorlu araç sayısı ise 77 kat artmıştı.(5) TÜİK’in yeni açıklama ve verilerine göre 2013 yılı verilerine göre Türkiye’de il ve devlet yolu uzunlukları 2008 yılına göre %2,4 arttı.(12) 2008’e göre 2013’de ise motorlu taşıtlar %30,3, sürücüler %38,1; toplam kazalar %27,1 oranında arttı. 2014 verilerine göre trafik kazasına bağlı ölümlerin %35,3’ü; buna karşılık yaralanmaların % 67,2’si kent içi yollarda olmaktadır. 2008’den 2013’e kent içi ölümlerde %13,3’lük bir azalma; buna karşılık trafik kazasına bağlı yaralanmalarda %72,6’lık artış olmuştur.**(13) Kent merkezlerinde yeterli olmayan otopark ve garajlar yüzünden kaldırım, yol kenarı, sokak, cadde ve bisiklet yollarının motorlu taşıtlarca işgali her yıl artarak devam etmektedir.(5) TÜİK’e göre, 2015 Eylül ayı sonu itibarıyla kırsal alanda olduğunu var saydığımız traktörler hariç; Türkiye’de, büyük çoğunluğu il ve ilçe merkezlerinde ve büyükşehirlerde bulunan 18.044.471 motorlu araç vardır. Ortalama büyüklükte bir araba gece ve gündüz ayrı ayrı olmak üzere için 6-12 m2’lik (ort. 9 m2) park yerine gereksinir. Otomobiller ve onun yollar, otoparklar, benzin istasyonları vb. gibi ikincil etkilerinin belirlediği gündelik yaşam, kentlerdeki çoğu kamunun malı ve kullanımında olan kentsel alanların ve arazileri, büyük bir çoğunluğu yaya ve çocuk olan kesimin aleyhine işgal eder. Bir araba, sürüş veya otopark dışı park durumunda (ki ülkemiz de bu, kent merkezlerinde yaya kaldırımlarını da kapsar) tampon tampona gidiş veya duruş halinde ortalama beş metrelik karayolu şeridini kaplar.(5) Bu işgal 2015 Eylül ayı otomobil sayımıza göre toplamda 90.222 km’dir. İnsanların yaşadığı ve bisiklete bindiği en önemli alan olan şehir içi yolların ve parkların sorumluluğu belediyelere ait olup kent içi yol uzunluğu ile ilgili Türkiye’yi temsil eden bir istatistiğe internet kaynaklarında rastlayamadık. Varsa; il, il, tek tek, araştırılması gerekmektedir. Bir örnek vermek gerekirse traktör hariç motosiklet dâhil 2015 Eylül itibarıyla İstanbul’daki 3.551.784 adet motorlu taşıt; sürüş veya otopark dışı park durumunda İstanbul Büyükşehir Belediyesinin sorumlu olduğu 29.702 Km’lik (2010) kent içi yol uzunluğunun yaklaşık % 60’ını işgal eder (17.759 km).(8) Bir başka resmi açıklamaya göre yaşadığım kent Osmaniye’nin merkez ilçesinde kazalara karışan araç cinslerinin %50’ sinin bisiklet, elektrikli bisiklet ve motosiklet”tir.(14)
Resmi olmayan bir kaynağa göre Türkiye’de 2012 yılında bisikletlilerin karıştığı 5.254 tane kaza da 41 kişi” ölmüştür.(15) Türkiye’nin hastalık nedenlerine göre nitelikli istatistikleri, dolayısıyla TÜİK kazaları ve Uluslararası Hastalık Sınıflandırmaları-10 (ICD-10) ‘kod’larına ve ‘taşıma kazalarıyla ilgili tanımlamalar’ına göre ‘Hastalık ve ölümün dış sebepleri: V01-V99 Taşıma kazaları’ istatistikleri hâlâ ulaşılabilir değildir.(16,17) Bu yüzden trafik kazasına karışan, ölümlü veya yaralanmalı bisiklet kazalarını ve nedenlerini derinlemesine inceleyemiyoruz. Bisiklet gruplarının gönüllü çabaları ile topladıklarını başlangıç alarak tarafımdan ve basın haberlerinden yapılan internet taramalarına göre Türkiye’de bisikletlilerin karıştığı trafik kazalarında 2014 yılında 30; 2015 yılında kasım ayı sonuna kadar da 61 bisikletli ölümü gerçekleşmiştir. Artış iki kattır. Bu incelemeye göre, trafikte bisikletli ölümlerinin 2014’de % 16,7’si, iki katından fazlasıyla 2015’de ise %36,1’i 15 yaş ve altında gerçekleşmiştir.(18,19) Ülkemizdeki bisikletli ulaşımın azlığı nedeniyle bütün bisiklet yolculuklarının; özelde de çocuk yaş grubunun yolcu-km oranları çok küçük olduğu için bisiklet yolculukları sırasında oluşan trafik kazası ölümleri motorlu taşıt kazası ölümlerine göre çok fazladır. Bisiklet, Türkiye’de Avrupa’ya göre daha tehlikeli bir ulaşım aracıdır.
Sonuç olarak obezliğin çarelerinden birisi de hareket etmektir, ama insanların bisiklete binecek ve yürüyecek güvenli yaya ve gezinti yollarının olmadığı şehirlerde bisiklete binmek çok tehlikelidir. Türkiye’de bisiklet dağıtmak; denetlenmesi zor ve tehlikeli bir obezlik savaşımı yoludur. Bunun yerine daha tehlikesiz ve kolay olanı; sokakların sağ şeritlerindeki ve kaldırımlarındaki otomobil işgallerine son verecek çevre sağlığı eylem plan ve politikalarını yaşama geçirerek bütün yollarımızı yayalar ve bisikletlilerimiz için güvenli hale getirmektir.
Kaynakça:
3.       Sağlık Bakanlığı Tarafından Bisiklet Desteği Sağlanacak Belediyeler İçin Bisiklet Yolu Kriterleri. http://www.saglik.gov.tr/TR/belge/1-40076/saglik-bakanligi-tarafindan-bisiklet-destegi-saglanacak-.html?vurgu=bisiklet
4.       Sağlık Bakanlığından öğrencilere bisiklet müjdesi. http://www.basaksehirport.com/saglik-bakanligindan-ogrencileri-bisiklet-mujdesi-37459.html
5.       Gürsoy U. Enerjide Toplumsal Maliyet ve Temiz ve Yenilenebilir Enerji Kaynakları. https://www.ttb.org.tr/kutuphane/enerji.pdf
6.       Çevre Sağlığı Ulusal Eylem Planı. Yayınlanmamış taslak belge. Sağlık Bakanlığı: 01.12.1999.
7.       Ulaşım Ölçü Birimleri. https://en.wikipedia.org/wiki/Units_of_transportation_measurement
8.       İstanbul Büyükşehir Belediyesi.  İstanbul Metropoliten Alanı Kentsel Ulaşım Ana Planı (İUAP). Mayıs 2011. http://www.ibb.gov.tr/tr-TR/kurumsal/Birimler/ulasimPlanlama/Documents/%C4%B0UAP_Ana_Raporu.pdf.
10.    Bisiklet ve Yaya Yolları Projeleri. (bağlantı açılmaz ise google’da bu isimle arama yapınız). www.ibb.gov.tr/_.../download.aspx?...Bisiklet%20ve%20Yaya%20Yollar...
11.    Erli TY. Bisiklet, çevre ve sağlığa 100 milyar $ katkı sağlıyor. http://www.dunya.com/spor/bisiklet-cevre-ve-sagliga-100-milyar-katki-sagliyor-190142h.htm
15.    Manisada “Bisikletli Ölümler Dur!sun” Eylemi. http://www.bisiklethaber.com/2013/08/manisada-bisikletli-olumler-dursun-eylemi/
16.    TÜİK. Motorlu Kara Taşıtları İstatistikleri-2013. file:///C:/Users/User/Downloads/-5266616783049227361..pdf
17.    Hastalık ve ölümün dış sebepleri (V01-Y98). http://www.istanbulsaglik.gov.tr/w/sb/bisi/verigiris/icd/20aciklama.pdf  
18.    Trafik Kazalarında Kaybettiğimiz Bisikletli Dostlarımız. http://www.bisikletforum.com/konu/trafik-kazalarinda-kaybettigimiz-bisikletli-dostlarimiz.111556/
19.    Deniz Kırımsoy ve arkadaşlarının paylaşımları. Bisiklet Kazalarını Önleme Platformu. https://www.facebook.com/groups/bisikletlilertrafikte/




*Bir yolcunun bir taşıtla gittiği kilometre cinsinden ortalama uzaklık miktarı, yolcu-km (passenger-km-pkm).
** Hesaplamalar TÜİK. Karayolu Trafik Kaza İstatistikleri-2014 verilerinden tarafımızdan yapılmıştır.

9 Temmuz 2015 Perşembe

ORUÇ SAĞLIK İÇİN BİR RİSK ETKENİ Mİ?
Umur Gürsoy
Ölüm orucu bozar mı?
Metin Üstündağ
Her Ramazan ayında, çoğu yerde lokanta, kahvehane vb. sahiplerinin özgür iradeleri ile gündüzleri bir ay kapanır; resmi kurum yemekhanelerinde (valilik, üniversite vb.) kaç çalışanın yemek yiyeceğini soran bir yoklama yapılmaksızın öğle yemeği hizmeti Ramazan süresinde kesilir. Devlet dairelerinde iş verimsizliği had safhaya varır; oruç tutan memurların çoğunun çeşitli yerlerde veya masa başında uyumalarına veya işe geç (ya da nöbetleşe) gelip erken gidişlerine karşı yönetimsel bir hoşgörü oluşur. Özel fabrikaların yemekhanelerinde ise Ramazanda yemek çıkmasına (iş veriminin düşmemesi için) işverenlerin pek karışmadığı anlaşılıyor.1, 2
2013 yılın 6 Ağustosunda, Ramazanın son günü (Arife), Verem Savaş Dispanserine izleme için çağrılan ve zaman zaman baygınlık geçirme ve nefesi daralma yakınmaları olan 24 yaşındaki erkek hastaya altı gün önce akciğer tüberkülozu tanısı konmuş ve tedaviye başlanmıştı. İşsiz ve imam nikâhlı olan hasta, kansız ve ileri derecede zayıftı. Kendisinin ve eşinin yeşil kartı olmayan hasta oruç tutuyormuş. Tansiyonunu ölçtük; düşük çıktı. Yakınmalarının, aldığı ilaçların (İzoniyazid, Rifampisin, Pirazinamid ve Etambutol) etkilerini ağırlaştıran sıcak aylarda ve sıcak bir bölgede (Çukurova) tuttuğu oruca bağlı olduğunu ve oruç tutmaması gerektiğini söyledik.
Bu yıl oruç tutan 45 yaşındaki bir yakınım öğleden sonra susuzluğu başladıktan sonra baldırlarında ve kasığında şiddetli ağrılar olduğunu söyledi. Ağrılar oruç tutmadığında veya oruçlu iken almasını söylediğim tek doz 100 mg aspirin içince geçiyor. Benim tanım: Kanın oruç (susuzluk) nedenli koyulaşmasına bağlı baldır kaslarındaki kılcal damarlarda mini tıkanıklıklar ve dokulara az oksijen gitmesi. Yakınımın bu öyküyü anlattığı bir başka hekim arkadaşı da beni doğrulayarak, oruç tutan genç bir hekimin de yakında kalp krizi geçirdiğini söylemiş.
Aklıma Selçuk Altun’un, Metin Üstündağ’ın “Hasar Tespit Çalışmaları” kitabından yaptığı: “Aklımda son bir soru italik: ÖLÜM ORUCU BOZAR MI?” ile “Yurtta sus cihanda sus.” ve k. İskender’in “Rahibinden Satılık Kilise” isimli kitabından yaptığı: “Gerçeği söyleyin: Hayatta mıyım doktor?” kelâm-ı kibarları (aforizma-özdeyiş) geldi.3
Bir ay (hicrî) takvimi ayı olan Ramazan, güneş (miladî) takvimine göre her yıl mevsimler arasında gezinir; belirli bir mevsimin ayı olmaz; her yıl, yaklaşık 11,5 gün daha erkene ve geçmiş mevsime doğru her 9 yılda bir önceki mevsime kayar.4 Bu durumda Müslümanlar bu yıl (2015) ve sonraki en az 4 yıl daha uzun ve sıcak yaz günlerinde (temmuz ve haziran) oruç tutulacaklardır. Örneğin, 18 Haziranda başlayan 2015 yılının ilk orucu ise Ankaralılar için 30 gün boyunca neredeyse hiç azalmadan 17 saat 13 dakika sürecek.5
Oysa, günümüz hekimlik biliminde sağlıklı besi düzeni için erişkinlerde yemek araları yaklaşık 5 saatlik üç temel öğün ve aralarında ara öğünler olarak düzenlenir ve sabah kahvaltısı başta olmak üzere öğün atlanmaması; sık ve az yenmesi öğütlenir. Bunun aksini yapanlar kısa ya da uzun dönemde kişiden kişiye değişen, başta sağlıklarında olmak üzere işlerindeki ve eğitimdeki vb. verimlilik düşüşleri, hastalıklı ve yeti yitimli (yaş ve işlerine göre kendilerinden beklenen yaşamsal iş ve olaylarda verimsiz) günler yaşarlar. Bunlara bağlı nedenlerle entelektüel ve sosyal yaşamlarında zorluklar ve ölçülebilir ekonomik zararlara neden olurlar. 30 gün süren Ramazan orucunun sağlığımıza ve sosyal yaşama olası olumlu ve olumsuz etkileri olmakla birlikte olumlu ve olumsuz etkilerin karşılaştırmalı bilimsel kanıtları araştırılmadığı için henüz yoktur.6,7
Toplum, sağlıkta risk grupları bakışıyla erkek ve kadınlardan, çocuk ve erişkinlerden; genç ve yaşlılardan, hastalar ve sağlamlardan ve de çalışan ve çalışmayanlardan; çalışanlar da az tehlikeli, tehlikeli ve çok tehlikeli işlerde çalışanlardan oluşur. Kimi işler vardiyalıdır ve kimi vardiyalar ve işler 12 saati aşar veya gece saatlerinde geçer. Kimi işler bürolarda, kimisi de yüksek sıcak veya çok soğuk ortamlarda, yer üstünden çok yükseklerde veya yer altının çok derinlerinde; farklı kalori gereksinimleri ile yapılır. Beyin gücü kullanımı yoğun, beyaz yakalı dediğimiz meslek üyelerinde (öğretmen, hekim, bilim insanı, mühendis, devlet adamı vb.) bütün işler gibi (entelektüel) üretimin niteliği, niceliği ve süresi açlıkla çok ilişkilidir. Yani toplumlarda iş bölümü ve çalışma yaşamı, orucun farz kılındığı M.S. 600’lü yıllardaki iş ve meslek sayısından çok daha fazla ve çeşitlidir.
Sağlığı etkileyen etkenler: A- Bünyesel B- Çevresel Etmenler olarak ikiye ayrılır:8 Yaş, Cins, Geçirilmiş hastalıklar, Ruhsal durum, Hareketlilik düzeyi, Beslenme düzeyi, Anne karnında karşılaşılan etkenler ve kalıtsal etkenler bünyesel etkenlerdir. Kalıtsal ve genetik olanlarla anne karnındaki etkilenmeler dışındaki bünyesel etmenler, kişinin günlük iş, yorgunluk ve iyilik durumundaki dengesi; çalışma kapasitesi; sağlık ve rahatlığını etkileyen birbirine geçmiş bir takım etmenlere bağlıdır. Dış Çevresel Etmenlerden Etkilenme Düzeyinin Kişiye Bağlı Değişkenleri diye adlandırabileceğimiz bu özellikler üç grupta incelenir.9 Oruç, bu değişkenlerden özellikle Beynin çalışma durumunu (Doğallığı, yoğunluğu, özel duygular ve olaylar karşısındaki beyinsel duruş-bakış açısı); Kasların çalışma durumunu (Kas çalışmasının enerji harcama, dinlenme ve hareket halindeki bileşenleri; hafif, orta ve ağır işler ve duruş değişiklikleri); İşin zamansal özelliklerini (İşin sürekliliği (devamlı mı, aralıklı mı); çalışmanın hızı ve ritmi; işin güne ve haftaya yayılışı; dinlenme aralığı ve süresi; çevre değişikliği hızı ve çevre faktörlerine karşılaşma süresi; uyku süresi); ve Kişinin Bireysel özelliklerini (yaş, cins, fiziksel durum; sağlık durumu, diyet dengesi ve enerji alımı; alışkanlıkları; çevre değişikliklerine uyumu; ekonomik durumu ve uyku durumu) doğrudan veya dolaylı olarak etkiler.
Bütün hastalıklar ve kazalar için de geçerli olduğu gibi şeker hastalarının, böbrek hastalarının ve kalp hastalarının ve yaşlıların oruç tutmaları kendi sorunları ve kişisel tercihleri olduğu kadar toplumun sağlık bütçesine zarar veren ve sigarada olduğu gibi keyfe bırakılamayacak kadar denetlenmesi gereken bir toplumsal maliyet yaratabilir. Bu durum (hasta iken oruç tutarak hastalığının ilerlemesi ya da dikkat dağınıklığı ve sinirlilik vb. sonucu yapılan trafik ve iş kazalarından doğan can ve mal kayıpları vb. nedeniyle) sigorta sisteminde sağlamların ve oruç tutmayanların ödediği payların tükenmesine neden olur. Zira uzun süre (Oruç tutanlarda olduğu gibi ortalama 17 saatten fazla) aç ve susuz kalanlarda şeker düşmesi (hipoglisemi) ve kan basıncı düşmesi (Hipotansiyon) ya da kan basıncı yükselmesi (hipertansiyon) ve de sıcaklık hastalıklarına (sıcaklık stresi, sıcaklık çarpması ve sıcaklık şoku) bağlı olarak çeşitli bedensel ve fiziksel hastalıkların, hastaların kullandığı ilaçların etki ve yan etkilerinin ve düşen dikkat ve performans nedeniyle oluşan kazaların şiddeti bireyin kişisel, yer ve zamana bağlı özelliklerine bağlı olarak artar; var olanlar şiddetlenebilir.10
Ülkemizin bugünkü bilimsel ve resmi istatistiksel altyapısı Ramazan orucunun sağlık ve sosyal yaşama olası olumlu ve olumsuz etkilerini (örn. Ramazanda oruç tutanlarda ölüm ve hastalık oranlarında, iş ve trafik kazalarında, iş veriminde vb. artış veya azalışı; oruç tutanların tutmayanlara göre beklenen yaşam ve yeti yitimlilik sürelerindeki artış veya azalmaları ve bunların hastalık yüklerini vb.) tam olarak hesaplamaya ve araştırmaya uygun değildir. Eğer bu etkiler toplumsal olarak hesaplanabilseydi, tıpkı kimi batı ülkelerinde bankacılık gibi kimi sektörlerde sigara içenlere yapılmaya başlandığı gibi her halde işverenler çalışanlarının oruç tutmasını istemeyebilirler; oruç tutan işçilere iş güvenliğini bozdukları için ya da sporculara performansları düştüğü için kimi yaptırımlar getirebilirlerdi.11
Ama asıl önemli olan, toplumdaki herkesi kendisi gibi Müslüman ve Sünni; oruçlu, sağlıklı ve çoğunlukta olduğunu kanıtsız zanneden bir toplum kesiminin; oranı nüfus artışına bağlı olarak artan ve çeşitli nedenlerle (sünni olmayan turistler (yılda yaklaşık 4 milyon kişi) dışındaki oruç tutamayacak kadar hasta olanlar, gayrimüslimler, Aleviler, dini nedenlerle oruçtan muaf olan çocuklarımız ve adet görme dönemdeki kadınlarımız) nüfusun oruç tutmayan en az yaklaşık % 40’lık bir kesimine kendi tekçi dini ritüellerinden birisini toplumsal maliyeti pahasına dayatması ve henüz kimse hesaplamasa da olası toplumsal maliyetlerini tüm ülkeye (her iki kesime de) ödetmesidir.11
Kaynakça
  1. Ramazanın ilk günü çalışanın oruç tutma oranı %32'ye geriledi. Wall Street Journal Gazetesi’nin 11.07.2013 tarihli Türkçe internet Gazetesi. http://www.wsj.com.tr/article/SB10001424127887323740804578599050527319888.html.
  2. Özkök, E., “Doğan Grubu'nun yüzde kaçı oruç tutuyor?”, 13.07.2013 tarihli Hürriyet Gazetesi, http://www.haberarz.com/medya/dogan-grubunun-yuzde-kaci-oruc-tutuyor-h21995.html.
3.      Gürsoy U. Halk sağlığı için…008. http://hsicinhakemsiz.blogspot.com.tr/2013/08/halk-sagligi-icin-008.html.
  1. Ramazan. http://tr.wikipedia.org/wiki/Ramazan.
8.      Toplum Hekimliği (Halk Sağlığı) Dersleri. Dirican, R., Hatipoğlu Yayınları, 1990.
9.      Hobson W, ed. The Theory and Practice of Public Health, 5th ed. Oxford: Oxford University Press,1979.
  1. Gürsoy U. Enerjide Toplumsal Maliyet ve Temiz ve Yenilenebilir Enerji Kaynakları. Ankara: Türk Tabipleri Birliği;2004.
  2. “Fenerbahçe'de 'oruç' krizi”, http://www.turkiyegazetesi.com.tr/spor/18472.aspx.
12.  Halk sağlığı için.. 007 (Ramazan Özel). http://hsicinhakemsiz.blogspot.com.tr/2013_07_01_archive.html.

Not: Temmuz 2015 tarihinde Halkın sağlığı.org sitesinde yayınlanmıştır. Site yayınına son verince buraya taşıdım.

1 Temmuz 2015 Çarşamba

İL/İLÇE HIFZISSIHHA MECLİSLERİNİN GÖREVİ: SICAK HAVALAR ÖRNEĞİ
Dr. Umur Gürsoy
Çiçek hastalığının kökü kazındı, şimdi sıra kötü yönetimde.
Dr. D.A. Henderson
Bir arkadaşımın Adana’da vergi müfettişi olarak çalışan oğlu, öğle güneşinin kavurduğu işyerindeki elektrik tesisatının yükü kaldıramaması yüzünden iklimlendirme cihazlarının çalışmaması nedeniyle 4 gündür verimli çalışamadığından yakınıyormuş.
İletişim bilimci Prof. Dr. Ali Ergur'un 20-24 Ekim 2014 tarihlerinde Edirne’de yapılan 17. Ulusal Halk Sağlığı Kongresinde yaptığı açıklamalara göre, artık sürekli olağanüstü durumda yaşıyoruz. Çünkü bugün insanın ve toplumun yaşadığı hiçbir şey olağan değil. 18. Ulusal Halk Sağlığı Kongremizin ana konusu ise “Olağanüstü Durumlar ve Halk Sağlığı” olarak belirlerdi. Kongre 5-9 Ekim 2015 tarihleri arasında Konya’da yapılacak.
Önemli olan, hangi olağanüstü durumda ve durum hangi boyuta ulaştığında önlem almalıyız, buna karar vermek. Zorluk burada başlıyor. Çünkü önlem alma sınırı ve önlemlerin çeşidine karar vermek makro ve mikro düzeyde bir çevre politikası ve izin verilebilirlik standartları (ölçütleri)  oluşturmasını gerektiriyor. Yani devletin neyi olağanüstü durum kabul edip ne zaman, ne yapacağı, yani devlet etmek yol ve yöntemlerine devlet, kuvvetler ayrılığı ilkesine göre karar vermek ve sonra da yaşama geçirmekle görevli. Ne var ki teknik konularda bütün konularda politikalar ve mevzuat, bilim insanlarının raporları doğrultusunda, ama iktidardaki çıkar gruplarının çıkarları yönünde yapılıyor. Yıllar önce Hava Kirliliği Kontrolü yönetmeliği hazırlık komisyonlarına giren Mersin Üniversitesi’ndeki bir çevre mühendisliği bilim adamının bir toplantı arasında bana: “Hava Kirliliği limitlerimizi Avrupa sınırlarına çekseydik, bütün termik santrallarımızı kapatmamız gerekecekti” dediğini hiç unutmuyorum.
Olağanüstü durum çeşidinin çok arttığı ve oluşma aralıklarının çok sıklaştığı bir dönemde, devlet etme kurumlarının da (politika yapıcıların, uygulayıcıların ve denetleyicilerin yani yasama-yürütme ve yargının) bu hıza ve çokluğa ayak uydurması, uyarlaması gerek; ki bu bile bir devlet etme konusu (Neyi, neden, neyle,  nasıl, ne zaman ve kim vb.), ama her ince ve durum konusunda duruma özel mevzuat ve ölçüt oluşturulamayabilir. Oluşturulması durumun hızına yetişmeyebilir.
İşte sağlık ve özellikle çok sık (günlük, bazen anlık ve saatlik) değişen çevre sağlığındaki durumlar nedeniyle hızlı ve sık sık karar alınması, alınan kararların sürekli yeniden düzenlenmesi gereken ulusal, bölgesel ve yerel konularda devletin elinde böyle bir olanak var: Vilayetler ve kazalar Umumi Hıfzıssıhha Meclisleri (UHM) (İl/İlçe Genel Sağlığı Koruma Meclisleri).
Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nun 23-28. Maddelerinde belirtilen özelliklere göre çalışan İl/İlçe UHM’lerin kararları bu yüzden kanun hükmündedir. Olağan olarak ayda bir kere; olağanüstü durumlarda (Ahvali fevkalâdede) valinin daveti veya halk sağlığı/sağlık müdürlüğünün talebi üzerine daha sık toplanan UHM’leri ve bölgenin sağlık durumlarını dikkate alarak şehir, kasaba ve köyler sağlık durumunu düzeltecek ve var olan sakıncaların giderilmesine yarayan önlemleri alırlar ve alınan önlemlerin yürütülmesine yardım ederler. UHM kararları valiler ve kaymakamlar tarafından yerine getirilir.1
Eskiden (70’li yıllarda) devlet işleri daha ciddi yürütülür ve teknik konulara küçük siyasetçilerin ve yerel yöneticilerin ikide birde karışamaması için sağlık müdürleri sanırım üçlü kararnameye benzeyen bir atamayla (Müsteşar, bakan ve başbakan) ve asil olarak atanırdı. Öyle olunca sağlık müdürü valinin memuru ve bir gecede görev yeri ve değiştirilebilen vekil olmadığı için yasadaki sağlık işlerinin hâkimi sağlık teşkilatı ve sağlıkçılar olur idi.
O zaman,  il/ilçede hava kirliliği, aşırı sıcaklar ve ramazan vb. nedeniyle hastalıklarda ve ölümlerde bir artış olup olmadığı rahatlıkla kaymakam ve valiye sunulur ve kimi zaman kış koşullarında alınan kimi önlemler (Gebe ve engelli çalışanların işe gelmemesi) vb. sıcak yaz günlerinde de alınabilirdi.
Her ne kadar günümüzde her yerde klimalı çözümler üretildiği söylense de Türkiye nüfusunun hangi yüzdesinin iklimlendirme koşullarına sahip olduğu ve günlük ölüm istatistikleri bilinmemektedir. Oysa, bütün kötü çevre koşulları gibi sıcak havalardan da en çok yoksullar, hastalar, doğurgan yaştaki kadınlar, yaşlılar ve çocuklarımız etkilenirler.
1960’lı yıllara gelen çocukluğumun radyo bültenlerinde haber okuyan tanıdık bir sesi, Temmuz ayı başında olsa gerek, tekrarlayan boğucu Çukurova sıcaklarında, usumda her yıl tekrar duyarım: “Adana Valiliğinden açıklanmıştır. Yaz mesaisi uygulamasına bu yıl da 01 Temmuz-31 Ağustos tarihleri arasında uygulanmaya başlanacaktır. Bu tarihler arasında resmi dairelerde mesai 07’de başlayacak olup, saat 14’.00’da sona erecektir. Halkımıza duyurulur.”
Küresel ısınma nedeniyle 2070’te Türkiye genelinde sıcaklıklar 6 derece kadar yükseleceği”, İstanbul’un hava sıcaklığının Adana gibi olacağı açıklanır, ama Adana ve Çukurova’nın sıcaklığının dünyanın neresi gibi olacağına kimse değinmez.2 Zira merkez medya için İstanbul, Türkiye demektir. Oysa Güney ve Güneydoğu illerimizin hava sıcaklığı da gelecek yıllarda bugünküne göre 3-4 derece daha fazla olacaktır. Örneğin, Temmuz ve Ağustos ayı uzun yıllar sıcaklık ortalamaları 28 derece olan Adana’da çöl sıcakları ile Temmuz 2015’te dahi gündüz saatlerinde gölgede 40’lı derecelere tırmanmıştır.3
Suudi Arabistan’da çalışan bir yurttaşımız, orada kamu kurumlarının ve işyerlerinin yazı aylarında gündüz kapılı olup, akşam açıldığını söylemişti. Benzer bir uygulamanın Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde de olduğu anlaşılıyor.4 Aynı uygulamaya 2007’de Türkiye’de de gidildiği anlaşılıyor. Ecevit hükümeti döneminde 2000’de de böyle bir uygulama olmuş ve bazı memurlar (engelliler, hamileler, kalp, tansiyon, astım, kanser gibi kronik sağlık sorunu olanlar) idari izinli sayılması için Sağlık Bakanlığı, valiliklere gönderdiği genelgede, illerdeki hava koşulları göz önünde bulundurularak gerekirse mesai şartlarının yeniden düzenlenmesini, çalışanların kanuni şartlar çerçevesinde izinli sayılmalarını önerilmiş, illerde uygulamayı valilere bırakmıştı.5 Zamanın Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürü Doç. Dr. Turan Buzgan, 4 yaşından küçük çocuklar, yalnız yaşayanlar, bakıma muhtaç olanların, gebelerin ve açık alanda çalışanların sıcaklıklardan özellikle korunmaları gerektiğini; sürekli ilaç kullananlar, bebekler, yaşlılar, hamileler, kronik hastalığı bulunanlar, alkol ve uyuşturucu madde bağımlısı olanların sıcaklar nedeniyle risk grubunda yer aldığını belirterek; aşırı sıcakların başta beyin olmak üzere çeşitli organlarda hasara neden olabileceği uyarısında bulunmuştu.
Bizde ancak terör saldırıları, trafik kazaları ve maden kazalarında vb. toplu ölüm kayıtları oluşuyor. Halk sağlığı ve uluslararası hastalık sınıflandırmalarında ölümlerin üç nedeni var: Temel-ara ve son neden. Şüphesiz aşırı sıcaklar ölümün temel nedeni olmasalar da ölümlerin son nedenlerine (hastalıklılığa ve ölümlülüğe) arttırıcı etki yaparlar ve yerelde hızla önlem alacak kararları gerektirirler.
Ama daha önce ilin ve ilçenin ölüm ve hastalıklarını günlük olarak yaşa ve cinse ve hastalık nedenine göre değerlendirecek bir kayıt sisteminiz ve ekibiniz olmalıdır. 2012 yılından beri Türkiye bütün il ilçe ve köylerinde ölüm ve ölüm nedeni istatistiğini günlük olarak toplamakta, ancak yerel düzeyde ve kamuya açık (şeffaf) olarak bil(e)memektedir. O halde Dünya Sağlık Örgütü Çiçek Hastalığı Küresel Eradikasyon Programı Eski Başkanı Henderson’un (87) söylediği gibi sıra “kötü yönetim”e geldi de geçiyor. 
Kaynaklar:
1. Umumi Hıfzıssıhha Kanunu. 06.05.1930 tarihli ve 1489 nolu Resmi Gazete. http://www.resmigazete.gov.tr/arsiv/1489.pdf.

2. Küresel Isınmanın Türkiye'ye Etkileri, http://www.kuresel-isinma.org/bilgiler/item/197-kuresel-isinmanin-turkiyeye-etkileri.html.

3. Meteorolojiden 'Çöl Sıcakları' Uyarısı. 23 Temmuz 2015 Perşembe. http://www.haberler.com/meteorolojiden-col-sicaklari-uyarisi-7534238-haberi/.

5. 14 İlde, Sıcaklardan Dolayı Bazı Memurlar İdari İzinli Sayıldı. http://www.memurlar.net/haber/79874/

 

 Not: Temmuz 2015 tarihinde Halkın sağlığı.org sitesinde yayınlanmıştır. Site yayınına son verince buraya taşıdım.