16 Ağustos 2013 Cuma

HALK SAĞLIĞI İÇİN… 008


HALK SAĞLIĞI İÇİN… 008

Umur Gürsoy

 “17 Ağustos Büyük Marmara Depreminde yaşamını yitiren masum insanlarımızın değerli anısına*”
27. Bayramdan (Ramazan) sonra 30 gün yıllık iznine çıkan Osmaniye Verem Savaş Dispanserindeki tek hekimin yerine görevlendirildim. 30 yıldır konunun tedavi kısmından uzak olduğum için Ramazan Bayramı arifesi ve arifeden bir gün önce, (başörtüsü takmayan) hekim hanımın yanında çalışarak dispanser hekimliğinin püf noktalarını hatırladım, bilgisayar şifrelerini ve resmi kayıt programlarının ve tedavi protokollerinin işleyişi hakkında bilgilendim. Birlikte, hepsi erkek olan üç de hasta gördük. Üçünün de sürekli gelirleri ve halen işleri yoktu. Arife günü (6 Ağustos) Dispansere denetlenmeye gelen 24 yaşında genç bir erkek olan ilk hasta yeni bir akciğer tüberkülozu olgusu ve tedavisi başlayalı altı gün olmuş. Zaman zaman baygınlık geçiriyormuş ve nefesi daralıyormuş. Genç 24 yaşında, işsiz ve imam nikâhlı. Hastanın anemisi var. Kendisinin ve eşinin yeşil kartı yok. Oruç tutuyor musun dedim, evet dedi. Tansiyonunu ölçtük; düşük. Yakınmalarının aldığı ilaçların (İzoniyazid, Rifampisin, Pirazinamid ve Etambutol) etkilerini ağırlaştıran (Çukurova’da) bu sıcaklarda tuttuğu oruca bağlı olduğunu söyledik.
Aklıma Selçuk Altun’un, Metin Üstündağ’ın “Hasar Tespit Çalışmaları” kitabından yaptığı: “Aklımda son bir soru italik: ÖLÜM ORUCU BOZAR MI?” ile “Yurtta sus cihanda sus.” ve k. İskender’in “Rahibinden Satılık Kilise” isimli kitabından yaptığı: “Gerçeği söyleyin: Hayatta mıyım doktor?” kelâm-ı kibarları (aforizma-özdeyiş) geldi. “Açlık orucu bozar mı?” sorusunu da ben itali(e)kleyeyim…
2013 yılının Ramazan ayı ve orucu 7 Ağustos Çarşamba günü tutulan son oruç ile bitti. 8 Ağustos (kimlere) bayram!!!
28. Üstünlerin ve egemenlerin tartışmaya başlama hitabı çoğu kez karşısındakini küçümseyen ve aşağılayan “Sen kimsin de benimle böyle konuşuyorsun” şeklinde olabiliyor. Son günlerde başta siyasilerle, başta İP-CHP olmak üzere bütün sol ve sosyalist parti ve ordu yandaşlarının çok gereksinimi olduğunu düşündüğüm; 2012 yılının Ekim ayında yayınlanan "Senlerin (Türkiye) Değerler Atlası"ndan bazı bilgiler:
- Türkiye, insanların (Senlerin) birbirine en az güvenebildikleri ülkelerden biri. 22 yıldır bu durumda bir değişiklik gözlenmiyor. Türkiye'de insanların yaklaşık onda biri genelde insanlara güvenebileceğini söylerken, İskandinav ülkelerinde bu oran yüzde 80'lere yaklaşıyor.
- Ordu'ya (Türk Silahlı Kuvvetleri’ne) (Senlerce) duyulan güven düzeyinde son yıllarda bir düşüş var. Orduya güven düzeyi bölgelere göre önemli farklılıklar gösteriyor.
- (Avrupa Birliği) AB'ye duyulan güven, dalgalı seyretmekle birlikte, bugün 1990 ile hemen hemen aynı düzeyde (1990: %36, 2011/12: %39)
- Türk toplumu (Senler), Avrupa'nın ve dünyanın en dindar toplumlarından biri. Dinin toplum yaşamındaki yeri en üst düzeylerde.
- Dinin esas olarak bu dünyaya değil, ölümden sonraki dünyaya anlam kazandırdığını düşünen(sen)lerin oranı yüzde 76.
- Dinin özünün kurallara uymak olduğunu düşünen(sen)lerin oranı yüzde 64.
- Avrupa'da, Tanrı'nın insanların yaşamındaki yerinin en yüksek olduğu toplum Türkiye.
- (18 yaş üzeri) Yaklaşık her üç kişi(sen)den biri (%29) hem 30 gün oruç tutuyor, hem günde beş vakit namaz kılıyor. Bu oran (sen) kadınlarda %36; (sen) diplomasızlarda %61, (sen) ilkokul mezunlarında %38, 50 yaş ve üzeri (sen) grupta ise %49.
- Kendisini 'dindar bir (sen) kişi' olarak tanımlayanların oranı, son 22 yılda 10 puan kadar yükseldi.
- 47 Avrupa ülkesi içinde siyasal yelpazenin en sağında Türk toplumu (Senleri)  yer alıyor.
- Ortalamalar itibariyle en solda İzmir, en sağda Doğu Anadolu (senleri) var.
- Türk olmaktan son derece gurur duyan(sen)ların oranı Güneydoğu Anadolu’da %23, Karadeniz’de %88.
- Kadınların yüzde 71’(sen)i ‘ailenin reisi erkek olmalı’ diyor.
- Kadınların yüzde 59’(sen)u ‘kadın her zaman kocasına itaat etmeli, onun sözünden çıkmamalı” diyor. Bu oran İzmir’de yüzde 40, Doğu Anadolu’da yüzde 71.
- İşsizlik varsa, işe almada erkeklere öncelik verilmesini isteyen(sen)ler Türkiye’de yüzde 60, Danimarka’da yüzde 2.
- “Erkekler kadınlardan daha iyi siyasetçi olur” görüşüne katılan(sen)lar: 1996: % 66, 2000: % 62, 2006: % 62, 2011: % 71.
- Fransızların yüzde 36’sı, Türkler’(senler)in yüzde 6’sı evliliğin artık modası geçmiş bir kurum olduğunu düşünüyor.
- Kapsamlı (sen) muhafazakârlık ölçeği değerleri (100 puan üzerinden): 1999: 60, 2001: 65, 2011: 63.
29. Geçici görevlendirildiğim verem savaş dispanseri iki katlı güzel bir binayı Ana ve Çocuk Sağlığı ve Aile Planlaması (AÇSAP) Merkezi  ile paylaşıyor. Merkezin iki hekimi de yıllık izinlerinde imişler. Odamın kapısının açıldığı koridorun sonundaki aile planlaması hemşirelerinin odasından çıkan başı örtülü genç bir bayan bana, “Acaba”, dedi; “doğum kontrol haplarını dışarıda doktora yazdırsak eczane ücretsiz verir mi?”. “Neden? Soruyorsun”, dedim. Kadın, “Doğum kontrol hapı bitmiş.”, dedi. “Sorunu çıktığın odadaki hemşirelere sor”, dedim ve uzaktan izledim; sordu, cevabını aldı ve merdivenlerden inerek gitti. Sonra, cevabı ben de merak ettim ve “Doğum kontrol hapımız yok mu?” diye AÇSAP hemşirelerine sordum.  “Bir aydır Rahim İçi Araç (RİA), iki aydır da hap yok; doktor bey.” dediler.
Sizce nedeni, yeni evlilere üç çocuk yapmalarını öneren başbakanımızın yönettiği hükümetin ve sağlık bakanlığı yöneticilerinin değerler araştırması sonuçları olabilir mi?
30. Bugünlerde (Ağustos 2013) yaptığım güncellemeye göre Türkiye’deki toplam 173 adet kamu, özel ve vakıf üniversitesinin sadece 52’sinde tıp fakültesi var. Bunların da 49’unda halk sağlığı an(m)a bilim dalı var(mış). Bildiğim kadarıyla henüz K. Maraş Sütçü İmam, Maltepe ve Ufuk Üniversiteleri Tıp Fakülteleri’nde halk sağlığı anabilim dalı yok(muş).  
Soru-1: Bir halk sağlığı ana bilim dalı başına kaç profesör, kaç doçent, kaç yardımcı doçent, kaç öğretim görevlisi ve kaç araştırma görevlisi düşüyor, kaç olmalı ve neden? Kaçı kendini halk sağlığına verebil(mesini engelley)ecek ikincil görevle(ndirmele)rde ve niçin? Hocaların akademik ömür süreleri ortalaması kaçtı, kaç oldu? KAÇ OLMALI?
Soru-2: Halen yurtdışında çalışan kaç halk sağlığı uzmanımız var. Kaçından bütün halk sağlığı bilim ve meslek topluluğumuzun haberi var? Bunlardan kaçı Türk üniversitelerinden mezun; kaçı Türk halk sağlığı anabilim dallarından uzmanlığını almış. Kaç tıp fakültesi mezunumuz yurt dışında halk sağlığı uzmanlığı eğitimi al(mış; -ıyor)dı. Ve kaçı Türk dilinde bir popüler yazı yazmış yayınla(t)mış? Ben sadece Ümit Kartoğlu’nu biliyorum. İlker Belek’ten duyduğum kadarıyla bir gencimiz 5-6 yıl önce ABD’de uzmanlık eğitimi alıyormuş(du). Necati Dedeoğlu da DSÖ’da çalışan bir başka isimden söz etmişti
31. Hacettepe’de çalışır çeyrek inbreed (hekimlik diplomasını Hacettepe Tıbbın karşı kaldırımındaki Ankara Tıp’tan almış) meslektaşımız Doç. Dr. Ali Naci YILDIZ’ın HASUDER iletişim gruplarına yazdığına göre Nazmi Bilir ve Ali Naci Yıldız'ın yazarları olduğu, Hacettepe Üniversitesi yayını “İş Sağlığı ve Güvenliği” kitabının genişletilmiş ikinci baskısı için kitap isteme adresi şöyleymiş: Hacettepe Üniversitesi Kitap Satış Ofisi, Sıhhiye 06100, Ankara. Telefon: 0312 305 14 87.
32. Uzun yaşamak isteyenler Nazilli’ye yerleşin! Hem Nazilli, İzmir’e de yakın (Türkiye'nin bütün solcuları için). Gazete okumanın faydası; geç olsun güç olmasın. 2009’daki yeni okuduğum gazete haberine göre Akdeniz Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Gerontoloji (yaşlılık bilimi) Bölümünce sürdürülen araştırmalara göre, il ve ilçelere göre yapılan değerlendirmede Türkiye'de en uzun ömürlülerin Nazilli’de (Aydın), en kısa ömürlülerin ise Yozgat’ta olduğu ortaya çıkmış. Bkz. http://tr.wikipedia.org/wiki/Beklenen_ya%C5%9Fam_s%C3%BCresi ve http://arsiv.sabah.com.tr/2009/04/20/haber,6D93CEE29AF445AD9786C6371B5EED03.html
33. Aktif fay hatları üzerini kentleşmeye, iskâna ve sanayileşmeye açmaya ve çürük binalara imar izni vermeye bağlı olarak yaşadığımız, büyük çapta can ve mal kaybına neden olan Richter ölçeğine göre 7,5 Mw büyüklüğündeki 1999 Gölcük Depremi, İzmit Depremi, Marmara Depremi ya da 17 Ağustos 1999 depremi; 17 Ağustos 1999 sabahı, yerel saatle 03:02'de gerçekleşti. Resmi raporlara göre, 17.480 ölüm, 23.781 yaralı oldu; 505 kişi sakat kaldı. 285.211 konut, 42.902 işyeri hasar gördü. Depremde resmî olmayan bilgilere göre ise yaklaşık 50.000 ölüm, ağır-hafif 100.000'e yakın yaralı olduğu tahmin ediliyor. Ayrıca 133.683 çöken bina ile yaklaşık 600.000 kişiyi evsiz kalmıştır. Yaklaşık 16 milyon insan, depremden değişik düzeylerde etkilendi. Yapım hatalarından çöken binaların müteahhitlerine yaklaşık 2100 dava açıldı. Bu davalardan 1800'ü hukuki boşluklardan dolayı cezasız sonuçlanmıştır. Geriye kalan 300 davanın 110 kadarında ceza verilse de çoğu ertelenmiştir. Bunun dışında kalan davalar ise 16 Şubat 2007 tarihinde 7,5 yıllık zaman aşımı süreleri dolduğu için zaman aşımına uğramış ve düşmüştür[1].
* Her ay yazdığım ‘Halk Sağlığı İçin’ yazıma bir halk sağlığı büyüğümüzü anarak başlamak isterim, ama Türk halk sağlığı camiasında birkaç büyüğümüz, hocamız dışındakiler doğmadan hayata atılırlar ve bir de çalıştıkları üniversitelerin anabilim dallarının elektronik bilgi ağlarındaki (WEB) özgeçmişlerine bakarsınız daha önce herhangi bir eğitim kurumundan mezun olmadan birden tıp fakültesinden mezun oluvermişlerdir. Bilebildiğim kadarıyla Türk Halk Sağlığı camiasında otobiyografisini yazan bir tek Rahmi Dirican var. Nusret Fişek’in ise (kütüphanemde olmayan) bir biyografisi var(mış). Hakkında en çok yazılan ilk üç hocamızdan (diğerleri Nevzat Eren ve Rahmi Dirican) birincisi şüphesiz O’dur (bkz. http://nusret.fisek.org.tr/onun-icin-yazdilar/). Hayatta veya aramızda ayrılmış olan hocalarının (Kendince halk sağlığı büyüğü mertebesine yükselttiği -akademik olan; olmayan- anılmasını istediği bütün mesleklerden olabilen) doğum gün, ay ve yılını yazıp bana (http://hsicinhakemsiz.blogspot.com/ adresli bloğumun yorum sayfasına) yollayanlara şimdiden teşekkür ederim. Yine de halk sağlığı mesleklerinden olanların kendilerinin veya hocalarının doğum tarihlerini ay ve gün olarak yollamalarında biyografisel ve meslekî yazın ve halk sağlığı için sizce de fayda yok mu?
Ağustos 2013.

 

18 Temmuz 2013 Perşembe

HALK SAĞLIĞI İÇİN… 007 (RAMAZAN ÖZEL)

HALK SAĞLIĞI İÇİN… 007
(RAMAZAN ÖZEL)
“Hocam Nevzat Eren’in değerli anısına (d. Gaziantep, 18 Temmuz 1937)”
Umur Gürsoy
25. Cemil Meriç, “Bir Dünyanın Eşiğinde” kitabında:
“Öbür dinlerde görülmeyen bir özellik var Hint dininde. Yetişkin insanla çocuğun dini birbirinden farklı. “Aydınla sokaktaki adamın inançları aynı olabilir mi? Öteki dinlerin büyük hatası, bu gerçeği anlayamamalarında” diyor Max Müller.” diye yazmış.
Halk sağlıkçılarına güzel bir araştırma konusu daha: (İslami) Dinlerde epidemiyolojik özellikler (yer, zaman, kişi).
Bilindiği gibi Hicrî takvimin salt ay takvimi olması nedeniyle, bu takvimdeki ayların mevsimlerle ilişkisi yoktur. Ramazan ayı, güneş takvimi olan miladî takvimde bütün diğer hicri aylar gibi her yıl mevsimler arasında gezinir; belirli bir mevsimin ayı olmaz. Yani Ramazan, kendi ömrümüzde de gözlemlediğimiz gibi miladi takvime göre düzenlenen aylar içinde yaklaşık her 11,5 günde bir biraz daha başka aya ve mevsime kayar. Ramazan ayı ve oruç dönemi böylece yaklaşık her 9 yılda bir farklı mevsime kayar. Bu durumda Müslümanlar bu yıldan sonra en az 7 yıl daha uzun ve sıcak yaz günlerinde (temmuz ve haziran) oruç tutulacaklardır.
Dinlerde epidemiyolojik özellikler deyince iki yıldır üzerinde çalıştığım “Ramazan Orucuna Sağlık Ekolojisi Yönünden Bakış” başlıklı henüz yayınlamadığım yazımdan bir iki veri paylaşayım:
-         Geçen yıl 20 Temmuz 2012’de başlayan Ramazan, bu yıl 9 Temmuzda, 9 yıl sonra mart ayının başında; 18 yıl sonra da aralık ayının başında başlayacaktır.
-          2012 yılında Türkiye’de oruç tutanlar yaz mevsimin ortasına ve 20 Temmuz 2012 tarihine karşılık gelen Ramazanın birinci günü 18 saat 10 dakika; 18 Ağustos 2012 tarihine gelen son günü de 16 saat 21 dakika yemeden içmeden (30 gün süresince ortalama 17 saat 16 dakika) mutlak aç kaldılar. 9 Temmuz 2013 Salı gününe rastlayan 2013 ramazanın ilk günü 18 saat 31 dakika mutlak aç kalan oruç tutanlar; Ramazanın son günü (7 Ağustos 2013 tarihinde) ise 17 saat 24 dakika aç kalacaklar.
-          2011 sayımlarına göre Türkiye kadın nüfusunun yaklaşık % 26,7’si (20 milyona yakını) doğurgan çağdaki (15-49 yaş) yani her ay (her 28 günde) ortalama 5 gün süreyle adet kanamalı olmaları nedeniyle oruç tutması dinen engellenmiş kadınlardan oluşur. Yaptığımız hesaba göre her ramazan gününde ortalama en az 3,3 milyon kadın adet görür ve bu nedenle oruç tutamaz durumdadır. Bu rakama yeterli ve dengeli beslenmesi gereken 0-14 yaşındaki yaklaşık 19 milyon çocuğumuzu da eklemeliyiz. Her 18 kişiden biri (4,2 milyon) şeker hastası; her iki kadından ve çocuktan birisi (19,5 milyon) demir eksikliği kansızlığı, toplumda her beş kişiden birisi (15,1 milyon) yüksek tansiyon hastasıdır. Her on kişiden birisi (7,5 milyon) böbrek hastasıdır. Her 25 kişiden birisi (3,0 milyon) kalp hastasıdır. Her beş kişiden birisi (15,1 milyon) ruh hastasıdır. 2006 verilerine göre yaşayan yaklaşık 400 bin kanser hastası sayısına her yıl yaklaşık 150 bin kişi kanser hastası eklenmektedir.
-        Başka dinlerin veya Sünni mezhebi dışındaki mezheplerin üyesi oldukları için oruç tutmaları gerekmeyen seçmen yaşına gelmiş yurttaş sayısı ise (çoğu Alevi olmak üzere) 2-3 milyondur ki istatistiklere ve araştırmalara göre Türkiye Alevilerinin çoğu Ramazan ayında Sünniler gibi oruç tutmamaktadırlar.
-        Türkiye, 2011’de çoğu yaz aylarında (4,6 milyonu Ramazanın yaşandığı Temmuz ayında)  gelen 30 milyon turisti konuk etmiştir. 2010 sayıları ile ülkemize en çok turist yollayan 15 ülkeye göre, gelen bu turistlerin % 63.5’i Hıristiyan; % 9.7’si de Şii Müslümandırlar. Ramazan ayında ülkemizin çeşitli yörelerinde bulunan yaklaşık 3,6 milyon Sünni ve Müslüman olmayan turist bulunmaktadır.
-         Toplarsak, hastalar ve turistler dışında gayrimüslim, Alevi ve dini nedenlerle (çocuklarımız ve adet görme dönemdeki kadınlarımız) oruçtan muaf olanların toplamı en kaba ve iyimser hesaplarla en az 25 milyon kişidir. Yani hastalar ve yaşlılar hariç nüfusumuzun yaklaşık % 34’ü oruç tutmamaktadır.
-          Zira uzun süre  (Oruç tutanlarda olduğu gibi ortalama 17 saatten fazla) aç ve susuz kalanlarda şeker düşmesi (hipoglisemi) ve kan basıncı düşmesi (Hipotansiyon) ya da kan basıncı yükselmesi (hipertansiyon) ve de sıcaklık hastalığına bağlı olarak çeşitli bedensel ve fiziksel hastalıkların ve kazaların şiddeti bireyin kişisel, yer ve zamana bağlı özelliklerine bağlı olarak artar; var olanlar şiddetlenir. Zira, çocuk hastalıkları uzmanı hekim arkadaşım Adnan Yüce’nin yazdığı gibi: “Bir hastalık yüzde bir de; binde bir de görülebilir. (Ama) Hasta için oran yüzde yüzdür, münferit değildir.”.
Asıl önemli olan oruç tutan, çoğu erişkin, erkek ve çoğunluk olduğunu kanıta dayalı olmadan ileri süren bir toplum kesiminin nüfus oranı en az % 34 olan bir toplumun kesimine kendi dini ritüellerinden birisini toplumsal maliyeti pahasına dayatması ve bu maliyeti maddi ve manevi olarak tüm ülkeye (her iki kesime de) ödetmesidir.
Pekiyi, halk sağlığı camiasına düşen nedir: Geçmiş yıllarda Ramazan aylarına denk gelen aylar hesaplanabildiğine göre bu aylarda azalan ve artan hastalıkların (Trafik kazaları, şeker komaları, hipertansif krizler, inmeler, kalp ve beyin krizleri vb.) ve bunların sağlıktaki toplumsal maliyetinin araştırılması. Kronik hasta olmalarına rağmen (sıcak aylarda) oruç tutarak iş durmasına, yavaşlamasına neden olanların; oruç tuttukları için (Hekimin tutmaması yönündeki öğüdüne rağmen) yeti yitimli veya mâlül hale gelenlerin sigorta ve sağlık etiği sorunları (Sigaraya bağlı sağlık sorunları ve performans azalması nedenli toplumsal maliyetlerin sigara içmeyen toplumun da verdiği sigorta primleriyle ödenmesinin doğruluğunun tartışılması, işverenlerin sigara içenleri işe almaması vb. gibi).
26.  “Sevgili Arkadaşlarım, Hocalarım,
26 Nisan 2013'te Yeşil Gazete'de kendi kendimle yaptığım özgörüşümüme (otoröportajıma) 6 adet yorum yapılmış. Her okuyan yorum yapmaz elbette, ama yine de çok az kişinin okuduğu anlaşılıyor ve bunun nedeninin de 'uzun yazmam' olduğunu ikili sohbetlerimizde dile getiriyorsunuz. Yani kabahatli olan benim.
Yine de ‘okusanız iyi olacak’ olduğunu düşündüğüm ve sizlere yönelik eleştirilerin bulunduğu bir yazı idi. Önemli bulduğum bölümlerini yüksek müsaadelerinize sığınarak bir kaç gün paylaşmak istiyorum.”
27 Mayıs’ta “Uzun okumaları sevmeyenler için Taşrada Bir Ekolojist-1” konu başlığı ile gruplarıma yolladığım bu iletime nitelikli ve tek yanıt henüz şahsen tanışmadığım sahadaki genç meslektaşım Nurhan Meydan Acımış’tan geldi. Aynı tarihte HASUDER-Çevre google iletişim grubuna yollandığı cevabî iletisinde Nurhan şöyle yazmış:
hayır Umur bey/abi, okuyanlar var....
yorumu tanışmaya saklayanlar var.
yorumu kendine saklayanlar var.
yorumu kendi ile sorgulayanlar var.
okuduklarını sindirmekte olanlar var.
"her sessizlik sadece sessizlik" değil bana kalırsa.
bir de benim gibi yorum yazmayan ve uzun okumaları seven var.
Öyleyse, yazmaya devam.
Temmuz 2013.

12 Temmuz 2013 Cuma

HALK SAĞLIĞI İÇİN… 006


HALK SAĞLIĞI İÇİN… 006

Umur Gürsoy

69. yaşına basan ağabey hocam Necati Dedeoğlu’na (d. 24.06.1945) nice sağlıklı yıllar.

23. (Halk sağlığı) Kitaplar(ın)a uygulanan sansür biçimlerinden birisi de yayıncı, dağıtımcı ve satıcı tarafından oluşturulan stok ve tükenen baskı takibinin ve dağıtımın hızlı olmaması nedeniyle oluşan engellerdir. Yıllar önce Attilâ İlhan’a yazdığım “Sizi geç (40’ımdan sonra) tanıdım mealinde özür; yazı ve kitapları için teşekkür mektubuma Cumhuriyet Gazetesi’ndeki köşe yazısından yanıt vermişti. Attila İlhan özellikle diğer şairlerce ve çoğu sol eğilimli olan yayıncılarca pek sevilmezdi.  Halkın Attilâ İlhan’ın şiirlerine gösterdiği ilgi 90’lardan ölümüne dek sürdürdüğü TRT-2 Televizyonundaki haftalık sohbetlerinden sonra deneme ve romanları için de artmıştı. Yazısında: “Mealen: 1940’lardan 90’lara kadar bana gizli bir sansür uygulanmıştır. Ya kitaplarımın baskısını az yaparlar, ya da az dağıtır veya talebe göre istek yapılmadığı için kitaplarım rafa geç ve az miktarda çıkardı; bu nedenle beni geç tanımanız normaldir” diye yazmıştı. Bu durum, tam anlamıyla örtüşmese de bana, 70’lerin sonunda Hacettepe’nin ünlü biyokimya ve nükleer tıp hocası Laleli’nin büyük bir laboratuvar Düzen’i kurduktan sonra Hacettepe Tıp Fakültesi Hastanesi’nde testin satın alma ihalelerinin gecikmeli olarak yapıldığı için gebelik testi dahil pek çok testin yapılamaması (dolayısıyla Özel laboratuvarlarla birlikte Düzen’e yollandığı), söylentisini anımsattı, her nedense.

Gerçekten, 90’lı yıllarda, Adana merkezindeki Yolgeçen Kitapevi’nde (sanırım şimdi kapanarak Kitapsan ismiyle birbirine komşu iki ayrı mağazaya yayılarak çok daha büyük ve çağcıl hale gelen) Attilâ İlhan’ın kitaplarının durduğu raftan her ay bir iki kitap satın alarak külliyatını tamamlamaya çalışırdım. Her ay kitapevine tekrar gittiğimde rafta geçen ay gördüğüm onlarca Attilâ İlhan kitabının tükendiğini, ancak yeni ay içinde rafa yerleştirilen Attilâ İlhan kitaplarının geçtiğimiz ay rafta gördüklerimden başka isimdeki kitapları olduğunu gözlerdim. İnternetin, elektronik yayıncılığın ve elektronik barkotlama sisteminin henüz her yerde oluşmadığı ve oturmadığı yıllardı. Yolgeçen büyük olasılıkla raf ve stok takibini binlerce kitap içinde günü gününe yapamıyor ve yayıncıdan getirttiği kitaplar raftaki satışı yansıtmıyordu. Yani, Attilâ İlhan’ın kitabı basılsa bile kitapçı rafına yeterince çıkamıyordu.

Günümüzde Türkçede yayınlanan telif veya çeviri halk sağlığı kitaplarının en önemli yayıncıları Türk Tabipleri Birliği, Hacettepe Halk Sağlığı Vakfı ve üniversitelerimizdir. Bugün Halk sağlığı akademisyenleri ve öğrencileri dışındaki değil halk sağlığı mesleklerindekilerin; halk sağlığının bir konusu ile ilgilenen bir meslek sahibinin, araştırmacının, öğrenci veya gazetecinin ya da sade yurttaşın dahi güncel ve yeni ya da genel kitaplık veya üniversite kütüphanelerinde (doğru) rafa çık(a)mamış halk sağlığı kitaplarından haberdar olması ve onlara ulaşması (çok) zordur. Listelesek, hiçbirini önemli kitapçıların rafında göremediğiniz gibi elektronik olarak da getirtemez veya göremezsiniz. Kitabın baskısının olup olmadığı ve varsa getirtmek için nasıl bir yol izleneceği, paranın hangi banka hesabına yatırılacağını vb. öğrenmek için özel telefon görüşmeleri ya da yazışmalar yapmanız gerekir. Çok azı elektronik olarak açık kitap ve tam metin olarak elektronik olarak ulaşılabilirdir.

Üniversitedeki akademik (?) yaşamımda (1999-2005) yayın yapacak halk sağlığı dergilerinin hangileri olduğunu sorduğumda Dedeoğlu'nun önerdiği ve Sağlık ve Sosyal Yardım Vakfı'nın çıkarttığı Sağlık ve Toplum Dergisi'ne yazışarak abone olmayı bir türlü başaramamış ve tabii ki yazımı da ‘Kendisi muhtac-ı himmet’ bu dedeye yollamaktan vaz geçmiştim. Şimdi elektronik ortamda bu dergiye ulaşmak daha kolay (http://www.ssyv.org.tr).

Türk Tabipleri Birliği’ne web sayfalarındaki elektronik açık kitap formatında indirilemeyen yayınlarını satın almak isteyenler için gereken bilgi eksiklikleri ile ilgili geçtiğimiz yıl yolladığım eleştiri, öneri ve öğütlerim henüz yerine getirilmedi. Halen TTB’den getirtmek istediğiniz kitabın baskısının olup olmadığını, ödeme ve gönderme koşullarını vb. TTB Merkez Konseyi sekreterlerine telefonla veya e-posta ile sorup öğrenmek zorundasınız (http://www.ttb.org.tr/index.php/Yayin/yayinlar-80.html). 

Kitap aracılığıyla halk sağlığına uygulanan birkaç sansür çeşidi daha var. Onları önümüzdeki Halk Sağlığı İçin’lerde bir bitirelim sonra da Türkiye’de YÖK’leştikçe YÖK’leşen bilimin yönetimi aracılığıyla halk sağlığına (anabilim dalları ve halk sağlığına diğer anabilim dallarına tanınan kadro bolluğunun tanınmaması vb.) uygulanan sansür ve engellemeleri bir başka Halk Sağlığı İçin yazısında daha derli toplu değineceğim.

24. Gezi Parkı olayları 2013’ün Haziran ayına ve Türkiye gündemine büyük, kalıcı ve etkili bir damga vurdu. Etkileri her siyasi partide, kurumda ve yazarda hissedildi; edilmeye devam edecek. Şimdiden kendi edebiyatını, müziğini, sanatını, mizahını vb. oluşturdu.

Gezi Parkı ve ona bağlı Taksim Direnişi'nin ulusal bilim topluluğumuzda, üniversitelerde ve tabii ki halk sağlığı camiamızda da etkileri olmalıdır. Bilmem Gezi Parkı ve Taksim Direnişi bilim topluluğumuz ve özelde halk sağlıkçılarımızın gündemine nasıl girdi(mi)?

Üniversitede çalıştığım yıllarda (1999-2005) tıp dışı bir disiplinden ya da tıp dışı bir kitaptan okuduğum ‘bir yere ait olma-yabancılaşma’ ile ilgili anketi bizim anabilim dalına uyarlamayı düşünmüş, notlar almıştım. Notlarımı ve o anketi şimdi bulamıyorum. Bölümdeki 5-6 araştırma görevlimize “Kendinizi anabilim dalına ait hissediyor musunuz?” diye sorduğumu ve hepsinin de “Hayır” dediğini anımsıyorum. Bölüm başkanı Dedeoğlu’nu çıkarınca ben dâhil diğer beş öğretim elemanından (bir prof, iki yard. doç ve iki öğr. gör.) dürüst yanıt alamayacağımı bildiğim ikisi hariç (onları zaten halk sağlıkçısı kabul etmiyordum), kalan üç öğretim elemanından ikisi (biri ben) de kendini bölüme ait hissetmiyordu. Diğerine bu soruyu sorma fırsatı bulamamıştım, ama sanırım o bu konuyu henüz hiç düşünmemişti. Üniversitede iken ait olduğum öğretim görevlileri ile ilgili (Anabilim dalı akademik kurulu hariç) hiçbir karar ve danışma (Fakülte kurulu, Üniversite senatosu vb) aşamasında temsil edilmiyordu(m)k. 12 Eylül yasaklı döneminin anayasaya aykırılığı varsayılamaz YÖK Yasası’ndan sonra unvanları araştırma görevlisi olan asistanlarımız da.

Bilim topluluğumuz, halk sağlığının akademik gezi parkının koşu yollarında (kariyer) nereye koşacaklarını şaşırmış genç akademisyen ve araştırma görevlilerimize; kendilerine, doğaya ve de yaptıkları iş ola(cak ola)n halk sağlığı(bilimi)na ne kadar yabancılaştıklarını ve yabancılaşmaya karşı onların (gençlerin) ve sizlerin (akademisyen ve halk sağlığı topluluğumuzun) (HASUDER) çözüm önerilerini böyle bir anketle öğrenerek başlamaya ne der?

Al sana bir (y)ayın kok(n)usu :))

Haziran 2013 (Bu yazı gecikmeli olarak 12.07.2013’de yayına verilmiştir)

28 Mayıs 2013 Salı

HALK SAĞLIĞI İÇİN… 005


HALK SAĞLIĞI İÇİN… 005

Umur Gürsoy
 “Tıbbiye’den Arjantin’de de ara sıra doktor çıktığının kanıtı Arjantinli hekim, marksist politikacı ve döneminin Küba ve Enternasyonalist gerilla lideri Che Guevara (d. 14 Mayıs 1928) anısına”
 

20.  2001-2002 Akademik Yılı başlamadan önce Akdeniz Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Çevre Mühendisliği Bölümü Başkanı sevgili Prof. Dr. Bülent Topkaya, Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Necati Dedeoğlu’ndan Çevre Mühendisliği öğrencilerine halk sağlığı dersi koymayı düşündüğünü, kendileri için de uygunsa bu dersi başlatmayı düşündüğünü söylemiş. Çevre Mühendisliği 3. Sınıf öğrencilerine bölüm hocalarımızca verilen toplam 40 saatlik bu halk sağlığı seçmeli dersinin 33 saatini ben vermiştim.
Bülent Topkaya, Almanya’da doktorasını yaparken hocası bir halk sağlığı kitabını da okumasını istemiş. Bana da gösterdiği 300-400 sayfalık bir roman (14x20 cm) büyüklüğündeki bu kitap mühendislik meslekleri öğrencileri için yazılmıştı.
2003 Nisanında Prof. Dr. Çağatay Güler, editörlüğünde, Türkçede böyle bir eksiği kapatmak; özellikle hekim ve sağlık meslekleri dışındaki meslek grupları (mühendisler, mimarlar, gazeteciler vb.) için böyle bir kitap yazma çabasına girdi. Ama kitaba bölüm yazma sözü veren ben ve Çağatay Güler dışındaki hepsi de üniversitelerimizdeki anabilim dallarımızın 19 halk sağlığı hocasının, konularını bir yılı aşkın zaman içinde yaz(a)mamaları nedeniyle kitap güdük kaldı; başarılamadı.
Necati Dedeoğlu, bana, yazarlara kitaba bölüm yazmaları için verilen 3 aylık sürenin 15. gününde, gündelik yönetimsel, eğitimsel ve bilimsel işlerinin çokluğu nedeniyle kendisinden istenen üç bölümü yazamayacağını Güler’e bildirdiğinden söz etmişti. Muhtemelen diğer bölüm yazarı hocalarımızın nedenleri de benzerdir. Temel nedeni ‘paradigmanın iflâsı’ olan halk sağlığı bölümlerindeki hoca sayısı azlığı, sizce de devletin halkına ve halk sağlıkçılarına uyguladığı görünmez bir sansüre yol açmıyor mu?
Çağatay Ağabey’in bu kitap için yazmamı istediği “Enerji” bölümü, genişletilmiş olarak Türk Tabipleri Birliği tarafından 2004 Ağustosunda “Enerjide Toplumsal Maliyet ve Temiz ve Yenilenebilir Enerji Kaynakları” başlığı ile basıldı. Bu nedenle eskiler: “Her şeyde bir hayır vardır” derler.
21. Merak:
Hocalarımız mesleki kitaplar dışında hangi kitapları okumuştur? Örneğin Orhan Hançerlioğlu’nun “Düşünce Tarihi”ni okuyanlar kimlerdir? 12 Eylül Darbesinde halk sağlığı bölümünün eski yerinden edilmesiyle Bursa Tıp Fakültesi ve Hastanesi’nin güneş görmeyen rögarları seyrettirilen ve sonra ders vereceği sınıflar henüz eğitime başlamadığı halde Trabzon Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne sürgün edilen Prof. Dr. Rahmi Dirican, o sıkıntılı günlerinde, Cemil Meriç’in “Bir Dünyanın Eşiğinde”sini okumuş mudur? Hiç reçete yazmadığı söylenen Prof. Dr. Nusret Fişek;  Ankara Tıbbı bitirdiğinde kendisine asistanlık öneren klinisyen hocalarının taleplerini geri çevirerek ABD’ye halk sağlığı okumaya gitmeden önce; Victor Hugo’nun “Sefiller”ini okumuş mudur? Özel Tıp Fakülteleri’ne çarşaf (pardon bölüm) açanlar (kimlerdir) Cervantes’in  Don Kişot”unu veya Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza”sını okumuşlar mıdır?
Ya da akademideki herkes, Prof. Dr. Erdal İnönü’nün çabalarıyla Oğuz Atay’ın İTÜ İnşaat Fakültesi’nden hocası da olan Mustafa İnan’ın yaşamını romanlaştırdığı “Bir Bilim Adamının Romanı”nı ve TÜBİTAK Popüler Bilim kitaplarından yayınlanan, baskısı artık bulunmayan Frederico Mayor ve Augusto Forti’nin  birlikte yazdıkları “Bilim ve İktidar”ı okumuş mudur?
Bizde, başkası yazacağı günler gelene kadar kendimiz yazacağımız için yaşam öyküsü ya da (oto)biyografilerimizde biraz ayrıntıya girmeye ne dersiniz? Sizi en çok etkileyen insan, kitap, sevgili, öğretmen vb. kimlerdi?
22. Wikipedia’daki maddesinde “Behçet hastalığını tanımlayan Prof. Dr. Hulusi Behçet ile karıştırılmamalıdır.” yazıyor. Karıştırmak için ismin unutulmayacak kadar akılda kalmış olması gerekir.  (7 Ağustos 1946 - 10 Haziran 1948) ve (18 Mayıs 1954 - 9 Aralık 1955) tarihlerinde iki kez Sağlık (ve Sosyal Yardım) Bakanlığı yapan Uz. Dr. (Çocuk Hastalıkları) Behçet Salih Uz (d. 01 Ocak 1893), 19 Mayıs 1986’da yaşamını yitirdi. İlk görev döneminde pek çok halk sağlığı ilkesini yaşama geçirmeye çalışan İzmir’in bu başarılı Belediye Eski Başkanı, amacı “koruyucu hekimlik hizmetlerini yaymak ve personelin ülke düzeyine dağılımın sağlamak” olan planını yaşama geçiremeden görevinden ayrıldı (hep böyle olur) ve 6 yıl sonra tekrar geldiği bakanlıkta eski planının yüzüne bakmadı.
12 Eylül döneminin son sağlık bakanı ve Bursa Tıp’ta enfeksiyon hastalıkları rotasyonumdan hocam Prof. Dr. (mikrobiyoloji ve enfeksiyon hastalıkları) Kaya Kılıçturgay da görevden ayrılırken yaptığı açıklamada “Tam bakanlığı öğreniyordum, görev sürem sona erdi” demişti. Kendisi için ilaç sanayi sektörü yetkilileri (Eczacıbaşı vb.) anlaşamadan çıktıkları bir bakanlık toplantısından sonra “Türkiye’de ilaç sorunu yok; bakan sorunu vardır” diyebilmişlerdi. Bakanlıktan gelmesi benim rotasyonumun bitişine denk gelince benim için verilen çaylı mini veda partisinde kısa süre sohbet ettiğim Kaya Hoca, 67 ile (o zaman-1983’de 67 ilimiz vardı) 67 sağlık müdürü bulamamaktan yakınmıştı. “Bulmak için ne yaptınız?” diye sormayı zamansız bulmuştum.  
Asker (GATA) kökenli bir hoca olan Kaya Kılıçturgay, Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı (2009-10) Prof. Dr. Sadık Kılıçturgay’ın babası. 1983 Ankara Tıp mezunu olan Sadık Kılıçturgay, 1987'de U.Ü. Bursa Tıp Fakültesi'nde başladığı genel cerrahi uzmanlık eğitimini 1991'de tamamladı. Aynı fakültede 1992-1993'te uzman hekim, 1993-1996 arasında yardımcı doçent olarak görev yaptı. 1996'da doçent, sonrasında profesör oldu.
Bursa’nın ufak tefek inbreeding taşları. Büyükleri de var… Nedense hep önümüze ve yere baktığımızdan mıdır; hep küçük taşları görürüz de büyük kaya gibi olanlarını görmeyiz ki her üniversite biraz da bu yüzden geçilmezdir…
Mayıs 2013.

25 Nisan 2013 Perşembe

HALK SAĞLIĞI İÇİN… 004 ÇERNOBİL ÖZEL


HALK SAĞLIĞI İÇİN… 004

ÇERNOBİL ÖZEL

Çernobil Felaketinin 27. Yıldönümü (26.04.1986)

 “Ülkemizdeki ve tüm dünyadaki tekrar tekrar kurbanlaştırılan Çernobil Kurbanlarının anısına”

Umur Gürsoy

17. 26 Nisan, Çernobil’in; dünyanın Fukuşima santral kazalarından önceki en büyük nükleer ve endüstri kazasının yıldönümü.
Çernobil’den 14 yıl sonra, 2000’de “50 Soruda Türkiye’nin Nükleer Enerji Sorunu” ismiyle Kaknüs Yayınları’ndan çıkan 71 sayfalık nükleer santral propagandası kokulu kitabın atom mühendisi ve nükleer enerji uzmanı üç yazarı (Türkiye Atom Enerjisi Kurumu rahmetli Eski Başkanı, ilk atom mühendisimiz Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre (D. 03.04.1935; Ö. 25.06.2008), Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Danışmanı Prof. Dr. Ahmet Bayülken ve İTÜ-NEE Nükleer Bilimler AB. Eski Başkanı Prof. Dr. Şarman Gençay) özgeçmişlerini verdikleri son altı sayfanın en sonunda çerçeve içine aldıkları şu notu eklemişler (Yazım kuralları aslının aynıdır):

Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre, Prof. Dr. Ahmet Bayülken ve Prof. Dr. Şarman Gençay Nükleer Enerji konusunda toplam:  42+29+37=108 yıllık bir bilgi, görgü, araştırma, eğitim ve deneyime sâhip bulunmaktadırlar.

Feyerabend’in Veda ettiği Akıl, ölçülse herhalde dil, mantık ve matematik (IQ) bakımından yüksek zekâ seviyelerine sahip bu üç ‘bilim adamı eskisi’nin yürüttüğü akıl olmalı: Sadece ekolojik zekâ yönünden değil, istatistiksel karşılaştırma yöntemi olarak da yıkıcı, baskıcı ve cahilce komik.
Sakın, nükleer enerjiye gönül vermiş bu üç bilim adamı (?), “108 yıllık multidisiplinerlik yönünden niteliksiz (tek nitelikli) nicel bir deneyim toplamı ile kandırmaya çalıştıkları eski bir (hangi) bilgi, görgü, araştırma, (hangi) eğitim ve (hangi) deneyim”e sahip oluyor olmasınlar? Zira bizim hekimlik mesleği biliminde  bilgilerin yarısı artık 5 yılda değişiyor. Bazıları bu sürenin 3 yıla indiğini söylüyorlar.
Bu deneyim yılları toplamı mantıklı bir neden oluşturacaksa, 2007 Martında kamuoyuna açıkladıkları Nükleer Santral Karşıtı Bilim İnsanları Bildirisi’ni imzalayan bilimin pek çok alanından 206 bilim insanlarının bilgi ve görgülerine toplamlarını hesaplama tuzağına düşmeden bir bakalım (bkz. Grafik 1, 2, 3)(Resimleri üzerine çift tıklyınca büyük görebilirsiniz. Yazıya dönmek için tekra tek tıklayınız):


 
 

 18. Çernobil Nükleer Kazasından 20 yıl sonra açıklanan TEAK 20. Yılında Çernobil Serisi Raporları ve TEAK Çernobil Arşivi Veri Tabanı üzerinde yaptığımız araştırmalardan (TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası Mersin Şubesi ve Mersin Üniversitesi, Nükleer Enerji Sempozyumu, NÜKSEM 2007, 19-20 Ekim 2007) kısa bilgiler:
- TAEK, Çernobil’in Türkiye’ye etkilerini (topraktan, sudan, havadan, besinden vb. radyasyon örneği almasını bilmeyen) 57 kişiden oluşan bir teknik ekiple yönetmiştir.

- Sadece Ankara ve İstanbul’da ölçülebildiği için havadan (deri ve solunum yoluyla) alınan ‘dış doz’ ölçümleri, ülke tamamını temsil etmemektedir. Dış ışınlama dozu hesaplamalarında kullanılan toplum bireylerinin ‘gün boyu açık havada kalma faktörü’ (time-activity profile-günlük zaman özellikleri); Türkiye’yi temsil eden yerli veri olmadığından Avrupa için geçerli yabancı verilerle (toplumun günün % 80'ini kapalı yerlerde geçirdiği varsayılarak) hesaplanmıştır. Oysa Türkiye'de durum toplumun büyük çoğunluğu için tam tersi günün büyük bir zaman dilimi açık havada ya da açık pencereli mekanlarda geçer (Nisan ve mayıs ayı için düşünülürse).

- Kaza döneminde çoğunluğu Trakya ve Batı Karadeniz Bölgesi’nden olmak üzere “Kaza sonrası ülkemizde çok sayıda toprak örneği alınmış ve ölçülmüştür. Ancak toplanan örneklerin çoğunun derinlikleri ve toprak özellikleri bilinmediğinden, …Türkiye genelinde hava, toprak, su, gıda ve diğer pek çok numunede…. yüzbinlerce ölçüm verisi olmasına rağmen, ışınlama yollarına bağlı olarak doz hesaplarının yapılabilmesi için gereken sistematik ölçümlerin çeşit ve sayıda yetersiz olması nedeniyle…. hesaplarda kıyı şeridimiz boyunca farklı tarihlerde standart yöntemle alınan toprak örneklerinin ölçülen radyoaktivite değerleri kullanılmıştır (26, 29, 30).”.

- TAEK dokümanlarına göre 1986 öncesi alınan örneklerin çoğu numune alma standardına uygun olmadığından (fakat herhangi bir hata sakıncası olmadığı vurgulanarak) 1990-1995 ölçümleri formül kullanılarak 1986 için oluşturulmuş Türkiye için kümülatif (birikimli) 1-50 yıllık alınan radyasyon dozu böyle bulunmuştur. Ne var ki 1990-1995 ölçümleri formül ile 1986 dozuna çevrilen radyasyonun % 90’ı birinci yılda (1986) alındığı ifade edilmektedir.  

- Kazadan önce ve şimdi (2007) için ülkemizin Ulusal Besin ve Radyasyon Durumu için Ülke Karakter/Veri Tabanı (Profile/Data Base) ve toplumun besin tüketimi ve tüketim alışkanlıkları ile ilgili (örneğin neyi, ne zaman, nasıl, ne kadar ve kimin yediği) Türkiye’yi temsil eden bir araştırma yoktur. Bir maddedeki kirliliğin varlığı ve toplumsal zararının az veya çokluğu önceki yıllar verisi ve ne kadar tüketildiğinin bilinmesi ile karşılaştırılarak bilinebilir. Besinlerle alınan radyasyon doz hesapları kazanın olduğu tarihlerde bulunmayan ve 1987 ve 2004 yıllarında yayımlanan Türkiye beslenme alışkanlıkları ve tüketimi ile ilgili iki araştırmanın ve SB Kanser Savaş Daire Başkanlığı ve H.Ü. Beslenme ve Diet Danışmanı Başoğlu ile 2005 yılında yapılan kişisel konuşma verilerine dayandırılmıştır (TAEK 7. Rapor: Türkiye İçin Doz Değerlendirmeleri 16,17,18 numaralı kaynakları) Türkiye toplumunun yaşam ve beslenme alışkanlıklarını, besin çeşitliliğini ve bunların coğrafi ve mevsimsel üretim özelliklerini temsil eden yeter sayıda ve Türkiye evrenini temsil eder örneklem düzeyinde radyasyon ölçümü örneği alın(a)mamıştır.

- Kaza (1986 yılı) öncesindeki 67 ilimizin sadece 42 ile ait (doğal radyasyon) (hava) ölçüm verisi olduğundan (35’sının adı tarafımızdan biliniyor) sadece 42 ilin Çernobil sonrası radyasyon artışı karşılaştırılabilmiştir. 1986 öncesinden kalan 25 İlimize eklenen 14 yeni ilimizle birlikte 39 ilimizde yeni ölçümler eskilerle karşılaştırılma şansından yoksundur. Kaza sonrası 26 ilimizde ölçüm yapılmamıştır. Bu illerimiz: Ağrı, Aksaray, Ardahan, Batman, Bayburt, Bingöl, Burdur, Çankırı, Çorum, Erzincan, Gümüşhane, Hakkâri, Iğdır, K. Maraş, Karabük, Kilis, Muş, Nevşehir, Niğde, Osmaniye, Siirt, Sivas, Şırnak, Tokat, Uşak ve Yalova’dır.

- Toplam 850 adet olan doz hızı ölçümü örneklerinin % 80,47’si 1986’da, % 11,65’i 1987’de, % 2,59’u 1988 ve 1989’da ve % 5,29’u da 1990 ve sonraki yıllarda yapılmıştır. 1986 yılında yapılan 684 ölçümün % 74,12’si Edirne, İstanbul, Ankara, Düzce, Kırklareli illerinde yapılmıştır. Bu oran tüm yıllar ölçümlerinin % 59,65’dir (bkz. Grafik: 1).
 
 
- Çeşitli maddelerden alınan radyoaktivite ölçümleri örnekleri toplamının (n=20.000) % 64,8’i 1986’de, % 22,8’i 1987’de alınmıştır. Örnekler 2004 yılına kadar alınmaya devam edilmekle birlikte büyük oranda 1990 yılından sonra örnek alınmamıştır (bkz. Grafik: 2)

- Hemen hemen her yemeğe giren ve yerel ama artan çoklukla ülke çapında tüketilen toplam 14 salça örneğinin tamamı 1986 yılında ve sadece İstanbul (n=8), İzmir (n=6)’den; salça yapımında ve yemek yapımında çokça kullanılan toplam 15 adet domates örneği Doğu Karadeniz (n=2), Edirne (n=3), İzmir (n=8), Trakya (n=2)’dan; 2682 süt örneğinin ise  % 79’u Ankara ve İstanbul’dan % 19’u Edirne’den kalan % 2’si ise Türkiye’yi temsil etmeyen az sayıda yerden alınmıştır. İnsanlar meyve gibi ürünler hariç başta çay, ekmek ve yemeklerde olduğu gibi hiçbir besin türünü doğrudan tüketmez; birden fazla madde ve ürünü karıştırarak son kullanım haline getirir çeşitli fiziksel ve kimyasal işlemlerden geçirip öyle tüketirler. Tek tek sorulduğunda az veya çokmuş gibi görünen alınım dozları gerçekte çok farklı beslenme alışkanlıkları yüzünden çok farklıdır. Hamburger dışında piyasada satıldığı veya evde yenildiği haliyle son tüketilen haliyle pişmiş veya birden çok maddeyi içeren hiçbir besin ve tüketim maddesinden (ekmek, bardak çay, pişmiş köfte, çorba, dondurma, rakı, bira, sigara vb) ve hayvan ve insan kadavrasından (özellikle kemik ve gonat dokusu) ve veya giysi çeşidinden ve ithal edilen (örneğin o dönemde sıkıntısı olduğu için Ukrayna’dan ithal edilen ayçiçeği yağlarından) ürünlerden radyoaktivite ölçümü için örnek alınmadığı anlaşılmaktadır.
- Grafik: 3’de görüldüğü gibi sadece 135 çeşit madde, ürün ve besin maddesini içeren 20.000 adet radyoaktivite örneğinden, madde başına 500’den fazla örnek alınan ilk sekizinden çay, süt, balık ve deniz ürünleri, hava, toprak ve su dışındaki kalan ikisi toplumun miktarca çokça tüketmediği ihraç ürünlerimizdir (fındık ve kekik). Bu ilk sekiz madde örnekleri bütün örnek sayısının % 80,14’ünü oluşturmaktadır. 1986 yılı örnek toplamının % 44,21’ini; bütün yıllar örnek toplamının % 58,14’ünü sadece üç ürün (çay-çay filizi, fındık ve süt) oluşturmuştur (bkz. Grafik: 3)
 

(Kısa bilgilerin kaynakça ve bildiri tam metinleri için bkz. www.nukleersiz.org/download/file/fid/249 ve www.nukleersiz.org/download/file/fid/250)

19. Sağlık Bakanlığı, içeriği hakkında yukarıda kısa bilgiler verdiğimiz TAEK 20. Yılında Çernobil Serisi Raporları ölçüm ve hesaplamalarını dayandırarak kazadan 20 yıl sonra dert bileşenden oluşan bir “Karadeniz Bölgesi Kanser ve Kanser Risk Faktörleri Araştırması” yaptı ve sonuçlarını araştırma sorumlularına 16 Ağustos 2006’de yapılan bir basın toplantısıyla açıklattı.

Araştırmanın projesi ve protokolu, epidemiyoloji uzmanı olması şiddetle yeğlenen bir ekip (araştırma projesi) başkanı; dolayısıyla araştırma planı; araştırmanın önceden belirlenmiş yazılı amaçları ve hipotezi, araştırmanın evren ve örnek büyüklüğü ve özellikleri, örnek seçim yöntemi, zaman planları, araştırmanın yapıldığı zaman dilimi ve iklim koşulları; örneğinin evreni temsil edip etmediği, araştırmanın yapıldığı yerleşim yerleri,  araştırma komponentleri arasında ilişki ve plan birliği; etik ve yasasal sorunların nasıl çözüldüğü bilgisi, araştırmanın tipi; avantaj ve dezavantajları, pilot araştırma olup olmadığı, araştırma bütçe ve suspansor bilgileri yoktu (açıklanmadı). Araştırma Raporunun kaynakçası yoktu (açıklanmadı). Araştırma, uygulama hataları, ekip uzmanlarının çalışma ve uzmanlık alanları yanlışlıklarla doluydu. Sonuçta bilimsel olmayan resmi kurum raporuydular, ama kamuoyuna sunanlar bilim insanıydı.

Araştırmanın raporlarına imzalarını koyan ve kamuoyuna açıklayarak “Çernobil'e bağlı kanser artışı yoktur” yargısının sorumluluğunu alan bilim insanlarımız şunlardı: Prof. Dr. Nazmi Bilir (Hane Halkı Kanser Yükü ve Farkındalığı Araştırması); Prof. Dr. Murat Tuncer (Kanser Sıklığı Kayıt Çalışması), Yrd. Doç. Dr. Cengiz Yakıcıer (Tiroid Kanserlerinde Moleküler Düzeyde Çalışma), Dr. Deniz Dalcı (Biyolojik Doz Tayini), Prof. Dr. İbrahim Güllü (Genel Değerlendirme).

Biri içimizden olan bu insanlar sizce hangi bilimin insanıdırlar? Bilim ve İktidar’ın yazarı F. Mayor’un sözcükleriyle: “İktidarların basitçe görmezden gelerek, müdahale etmede yetersiz kalarak, önlem almayı reddederek, hukuki biçimciliğin ve politik felcin birbirini takviye ettiği karmaşık ve mükemmeliyetçi uygulamaların arkasına sığınarak halkı sömürmesine ve baskı altın almasına” destek veren bilim insanlarının ve aydınların ihaneti sizce hoşgörülmeli, bağışlanmalı ve cezasız kalmamalı mıdır?
İki: Sizce, böyle bilim insanlarına ve kurumlara sahip bir ülkeye atom santralı yapılabilir mi?

Nisan 2013.