3 Aralık 2013 Salı

HALK SAĞLIĞI İÇİN… 011

HALK SAĞLIĞI İÇİN… 011
Umur Gürsoy
Türkiye’de çağcıl halk sağlığı biliminin kurucusu, Türk Tabipleri Birliği’nin eski başkanlarından değerli hocamız Prof. Dr. Nusret Fişek (d. 21.11.1914- ö. 03.11.1990) anısına.
46.  Nusret Fişek hocamı aynı zamanda iyi bir toplum hekimi olan göz hastalıkları uzmanı sınıf arkadaşım şair Ömer Civano (Çakmakçı)’nın dizeleriyle anıyorum.
EŞİTTİR ÖLÜM
Hocam N.Fişek ve A.Yörükoğlu'na
"ölüm"ü öldürmek kardeşler
tohumla, fidanla çiçekle ...
sürmek dünyamızda ölüm'ü
ve ölüm kadar insafsız
açlığı
susuzluğu
yokluğu
"ölüm"ü öldürmek bacılar
sevgiyle, yürekle, emekle ...
kovmak dünyamızdan "ölüm"ü
ve ölüm kadar hayın
puştluğu
kalleşliği
yalanı ...
"ölüm"ü öldürmek işçiler
kazmayla, kürekle, makinayla,
atmak dünyamızdan ölüm'ü
ve ölüm kadar namussuz
zulmü
sömürüyü
baskıyı ...
"ölüm"ü öldürmek yoldaşlar,
işçiyle, köylüyle, aydınla
silmek, dünyamızdan ölüm'ü
ve ölüm kadar zalim
esareti
sefaleti
savaşı.
Kanımda İki Su/Mart,1987
47.  “HALK SAĞLIĞI İÇİN 010’daki 41. Maddede irdelemiştim; Türkiye’de halk sağlığı alanına önemli katkıları olmuş, halk sağlığı konusunda iz bırakır çalışmalar yapmış, gerçek ya da tüzel bir kişiyi veya bir grubu ödüllendirerek halk sağlığının gelişmesine katkıda bulunmak amacıyla 2 yılda bir verilen Nusret Fişek Halk Sağlığı Hizmet Ödülü bu yıl 100. Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ayşe Yüksel’e verildi.
Haber, Türk Tabipleri Birliği’nin web sayfasında yer almazken aynı sayfada Birliği’n aylık gazetesi Tıp Dünyası’nın iç sayfalarından birinde (5. Sayfa) küçük ve resimsiz bir haber olarak yer buldu. Tıp Dünyası’nın gelecek sayısında Ayşe Hocayla gazeteciliğin 5N1K ilkelerine uygun yapılmış resimli bir (oto)röportaj bekliyorum.
Ayşe Hocamız, Antalya Üni. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı'nın üç ayda bir yayınladığı (editörü olduğum) ve halk sağlığı fanzin edebiyatımızın kilometre taşı “Bi Ters Bi Düz (Haraşo) Bülten”in hakikatli okuyucularındandı. Kendisini kutluyorum. Bu nedenle bir diğer hocamız Prof. Dr. Erdal Akalın’ın bana İskenderunlu ağabey arkadaşım Ecz. Oktay Demirkan yolu ile ulaşan bir yazısını (izin vereceklerini düşünerek) paylaşıyorum:
Prof. Dr.  Nusret Fişek Benim de Hocamdı !..
Yıl 1963, yani bundan tam elli yıl öncesi; A.Ü. Tıp Fakültesi üçüncü sınıf öğrencisiyim.  O sınıfın en baba derslerinden olan Mikrobiyoloji Enstitüsü önünde az sonra başlayacak derse girmek için bekleyenlerden birisiyim.  Tam o sırada siyah bir makam arabası durdu kaldırımın kenarında ve herhalde kırmızı plakalı olsa gerekti.  Arabanın arka kapısını şoförün açmasını beklemeden açarak dışarı çıkan uzun boylu ve yakışıklı bir bey bizleri gülümseyerek selamlamış ve bina kapısına hızlı adımlarla yönelmişti bile. Bir arkadaşımız bizleri uyardı, bugünün dersini verecek hocamız geldi diyerek.  O düzgün fizikli beyefendi, Doç. Dr. Nusret Fişek, işte o gün benim hocam olmuştu ve ölümünden sonra bile benim saygın hocalarımdan birisi olarak kalacaktı.
27 Mayıs sonrası kurulan bürokrat ağırlıklı yeni hükümetin Sağlık Bakanı, o yılların A.Ü. Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Klinik Direktörü olan Prof. Dr. Nusret Karasu olmuştu.  Yüzü ile değil, gözleri ve kalbi ile gülen bir bilge hocamız olan Nusret Karasu, kendisine müsteşar olarak Nusret Fişek Hoca’yı seçmişti.  Bakanlıktaki yoğun mesaisine karşın, derslerini asla aksatmayan Doç. Dr. Nusret Fişek’le işte böylece tanışmıştık.
Nusret Fişek Hoca, ülkemizin sağlık politikası konusunda düşünen ve çözümler üreten bir aydın hekim olarak, müsteşar olarak seçilmesinin hakkını hemen vermeye başlamıştı.  Türk İnsanı için koruyucu sağlık hizmeti ve halk sağlığı adına kanımca devrim sayılabilecek olan “Sağlık Hizmetlerinin Sosyalizasyonu” yasası, O’nun eseridir. 
5 Ocak 1961 tarihli bu yasa, özellikle Anadolu İnsanı ve kırsal kesim yaşayanları düşünülerek hazırlanmıştı.  İlk deneme çalışmaları yanılmıyorsam Çubuk, Etimesgut ve Kazan ilçelerinde kurulan sağlık ocakları ile başlamış ve alınan olumlu sonuçlar sonrası yaygınlaştırılmasına karar verilmişti. Maalesef birçok güzel eser gibi kısa zaman sonra yozlaştırıldı ve işlevsiz kılındı. 
Ben, 1972 yılında doğu hizmetim sırasındaki askeri tatbikatlara katılırken, yakın köylere gitmiş ve sağlık sisteminde sosyalizasyon ışığı ile kurulmuş sağlık ocaklarından bazılarını ziyaret etmiştim.  Düzgün bir muayene ve tedavi odası içeren ana bina içeriğinde küçük cerrahi işlemlere elverir aletleri, minik ancak yararlı laboratuvar hizmeti için düzenlenmiş cihazları terk edilmiş görünce hüzün kaplamıştı içimi.  Şoförü olan ancak arabası olmayan sağlık ocağı yanında, ebesi ve arabası olmadığı için işlevsiz bırakılarak ilçeye tayin edilmek zorunda kalınmış doktor kadrosu olan bu ocakları izleyince, Nusret Hoca’nın emeklerini boşa çıkaran organizasyon bozukluğuna isyan etmiştim.
Prof. Dr. Nusret Fişek Hoca, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi bünyesinde Halk Sağlığı Anabilim Dalı kurucusu olarak birçok meslektaşımızı yetiştirdi.  Kentimizde de bu bölümde eğitim almış birçok doktor bulunmaktadır.  Ama korkarım ki, bu iyi yetişmiş hekimler de halen gönüllerinden geçeni uygulamak şansını bulamadıkları için üzgündürler.
Nusret Hoca, uzun yıllar Türk Tabipler Birliği bünyesinde görev alarak sağlık konusundaki inançlarını yapabilmek için çırpındı durdu.  Bendeniz, ilimiz tabip odasının temsilcisi olarak katıldığım toplantıların hemen hepsinde kendisini görerek elini öpmek ve yeni fikirlerinden yararlanmak şansını bulmuştum.  Sağlığı iyice bozulmasına karşın, oğullarının itelediği tekerlekli sandalye ile nice toplantılara katılmıştı.
1990 yılında O’nu ebediyete uğurladık.
Türk Tabipler Birliği, kendisinin öğretisini ve hizmetlerini yadsımayarak her yıl ölüm gününe rastlayan tarihte bir ödül vererek adını yaşatıyor; “Nusret Fişek Halk Sağlığı Hizmet Ödülü”. Bu yılın ödülü, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Ayşe Yüksel’e verildi.  Bu vesile ile Ayşe Hoca’ya selamlar sunuyorum.
Genç kuşaklar ve hatta genç meslektaşlarımız Prof. Dr. Nusret Fişek adını bile bilmiyor olabilirler.  Ben de, öğrencilerinden bir tanesi olarak hiç olmazsa adını anarak, ilgi duyanlara anımsatmak istedim. Özellikle ülkemizde sıfırlandığı sanılan çocuk felci, kızamık, kabakulak, verem … gibi halk sağlığını ilgilendiren hastalıkların; Türk Tabipler Birliği yöneticilerinin ısrarlı uyarılarına karşın, Sağlık Bakanlığı’nın koruyucu hekimlik anlayışını unutması sonrası yeniden hortlamaya başladığı günler de,  değerli Hoca’yı rahmet ve saygı ile anmamız gerekir diye düşünenlerdenim!..
                                                                                                                      Erdal Akalın (13.11.2013) 
48.  Prof. Dr. Hilmi Sabuncu 05.11.2013 tarihinde İstanbul’da yaşamını yitirmiş. Cumhuriyet Üniversitesi (C.Ü.) Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. İbrahim Akkurtun (izniyle aşağıya alıntıladığım) anma mesajından Hilmi Hoca’nın hekim ya da sağlıkçı değil, fizik mühendisi kökenli olduğunu öğreniyoruz. Hilmi Hoca'yla 1990'ların başında Hacettepe'de bir doçentlik sınavı jürisi kapısında birlikte bekleşirken tanışmıştım. Jürimizde ne çevre sağlıkçı (benim için önemliydi) ne de iş sağlıkçı (onun için önemliydi) hoca vardı. Yayınlarımızın da okunduğunu pek sanmıyorum. Hilmi Hoca benden sonra çağrılmıştı. Ben yayından döndürüldüm. Dönüş o dönüş; bir daha da dönmedim. O sınavda sanırım O da, ya yayından ya da sınavdan döndürülmüştü. Sonra da 2000 yılındaki cep telefonu baz istasyonları veya ışık ya da gürültü kirliliği konulu bir internet yazışması dışında yolumuz hiç kesişmedi. Beşikten iş sağlığı hocasıydı. Revaçta olmayan bir alanın ilklerindendi, herhalde ilk olmanın sancılarını çekmiştir. 65 yaş, doğduğu yıllar için beklenen, ama bir halk sağlıkçısı ölümü için erken yaştır zira.
Ne var ki cenaze töreninde, "Bir hocayı en çok ayırt ettiren şey yetiştirdiği hocanın çokluğudur. Bu hocamız, hocaları yetiştirmiş bir kimseydi." şeklinde konuşan, çalıştığı son üniversitenin rektörü Nevzat Tarhan'ın cümlelerindeki Hilmi Hoca'nın yetiştirdiği hocalar onu Nusret Fişek ödüllerine aday göstermemişlerdi (ki ödül geçmişinde ne hizmet ne de bilim ödülüne layık görülmemişti) (bkz. http://www.haberler.com/prof-dr-hilmi-sabuncu-son-yolculuguna-ugurlaniyor-5268154-haberi/).
Ailesine ve camiamıza başsağlığı ve sabır dilerim.
“Hocamızın ölümünü ben de üzüntüyle öğrendim.  Hilmi Sabuncu hocayla 1-2 defa değişik vesilelerle aynı ortamlarda bulundum, ancak hiç tanıştığımızı anımsamıyorum.  Grupta yapılan yorumlar ve düşüncelerin bir kısmını okuyunca hele -Tıp Dr./Hekim- ifadelerini görünce ben mi yanılıyorum acaba diye ufak bir araştırma yapma gereksinimi duydum.  Hilmi Hoca tıp kökenli değildi, Fizik mühendisiydi.  Zaman zaman bu ortamda ülkemizdeki durumu irdelediğim raporlarda da ifade ettiğim ilk 4 meslek hastalıkları uzmanından biri olan Turhan Akbulut Hoca ülkemizde -iş güvenliği- endüstri hijyenisti- yetiştirmek için İst. Ünv. Halk Sağlığı A.D.’da açtığı yüksek lisans ve doktora eğitimine alır.  Yani hocamızın doktorluğu, hekimlik şeklinde olmayıp doktora eğitiminden gelen bir doktorluktur.  Keşke Turhan Hocanın amaçladığı doğrultuda bu ülkede çok eksik olan bir alan açılmış olsaydı; iş güvenliği alanı o dönemlerde kurumsallaşabilseydi; Hilmi hoca her yerde İş Güvenliği alanı ile İş Sağlığı- Meslek Hastalıkları  alanlarını harmanlayıp; mastır-doktora programları ile saç ile samanı birbirine katıp bu ülkede meslek hastalıklarının üstünü örttüğünün farkına varabilseydi… Bu gün eminim bizim ülkemizde de ‘çalışan sağlığı ve güvenliği’ alanı bu halde olmazdı; bizim ülkemizde de üniversitelerde meslek hastalıkları klinikleri olurdu; hatta çalışma yaşamında endüstri hijyenistleri de olurdu.  Dahası eminim çalışma yaşamının birinci basamak alanı sertifikasyonlarla değil de adam gibi bir uzmanlık alanınca sahiplenilirdi.  Hatta çalışma yaşamının hekimlik boyutu hiçbir etkisi-yetkisi olmayan bir bakanlığın elinde bıraktırılıp; bu alanda emek veren hekimler (bir tanesi de bu gün çıkan) ucube yasal ağlarla, şamar oğlanına çevrilmezdi… 
Bunları söylediğim, yazdığım için; ölümün arkasından hep iyi şeyler söylenir kültürümüze aykırı davranmak zorunda kaldığım için çok üzgünüm.  Ancak Hoca hakkında inceleme yaparken birkaç sunumunda hep kullandığı;  kendisine ait olan “Yapılacak Doğruların/ En Büyük Engeli Yapılan Yanlışlardır/  Prof. Dr. H. Hilmi Sabuncu” sözünü bu ortamda anımsatıp en azından bizlerin geleceğe doğru şeyler taşıma sorumluluğumuzu hocanın bize anımsattığını gördüm…
Hilmi Sabuncu Hocanın anısı önünde saygıyla eğilirim…” Dr. İbrahim AKKURT.
49.  Halk sağlığı kitapları telif mi olmalı, çeviri mi? Çeviri ise hangi kitaplar? Yıllar önce genel kurul yeter üye sayısını (16) bir türlü toplayamayan bir HASUDER seçimli kongresine Osmaniye’den gelip katılmıştım. O toplantıdaki 8 adet hocamıza bu soruyu isimsiz kâğıt üzerinde anketvari sormuştum. Yarısı “çeviri” demiş, ama kitap ismi vermemiş; yarısı da telif (bizim yazdığımız) olmalı cevabını vermişti. Siz ne dersiniz? Türkçeye çevrilmiş kaç, telif yazılmış kaç halk sağlığı kitabı biliyorsunuz; topu topu? Ben yanıtımı sonra yazacağım.
50.  İktisat tarihçisi Angus Maddison’a göre,  Hz. İsa doğduğunda ortalama yaşam süreleri 24 yıl olan  230,8 milyon insandan oluşan dünyanın ortalama kişi başına düşen gelir 444 dolarmış (bkz. http://www.taraf.com.tr/suleyman-yasar/makale-hz-isa-dogdugunda-fert-basina-gelir-444-dolardi.htm). Hz. Muhammet doğduğunda da ortalama yaşam süresi 24 yıl olan dünyanın ortalama kişi başına uluslararası geliri acaba kaç dolardı?  Ve Mustafa Kemal ve arkadaşları Türkiye Cumhuriyetini kurdukları yıl bu bilgiler nasıldı? Bizim Angus Maddisonlarımız nerede?

03.12.2013 

30 Ekim 2013 Çarşamba

HALK SAĞLIĞI İÇİN 010

HALK SAĞLIĞI İÇİN 010
Umur Gürsoy


1996-2006 yılları Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Başkanı Uz. Dr. Füsun Sayek’in (ö.16.10.2006) değerli anısına




39- 1994 Yılından beri verilmekte olan Nusret Fişek Halk Sağlığı Bilim Ödülü’nün ilkinin (1994) ve Dr. Füsun Sayek Tıp Bilim Hizmet Ödülü (2011) sahibi kıymetli hocamız göğüs hastalıkları uzmanı Prof. Dr. Yusuf İzzet(tin) Barış’ı (d. 1931 İzmit) 22 Eylül 2013 tarihinde sonsuza uğurladık. Allah Rahmet eylesin. Hakkım ona helâl olsun.

“Dönem 3’te dahiliye sözlü sınavında hocanın biri bir  EKG çıkardı, bunda ne var diye sordu, her birimiz  baktık; tabii birşey  anlamadık.  Rahmetli  İzzet  hocam verin bir de ben bakayım dedi ve sonra bu  intermittant koroner sendromu, dedi ve  soruyu  soran  hocaya  dönüp sen  ömründe böyle  kaç  vaka  gördün,  diye sordu. Hoca kem küm etti ve olayı kapatmaya çalıştı. Sonra İzzet hocam bize döndü ve hepiniz  geçtiniz  çıkın,  dedi. Böyle bir baba hocaydı.”
1979 Hacettepe Tıp Mezunu bir öğrencisinin aktardığı bir anı.
40- Füsun Abla’yı şahsen ve TTB’li ve Akdeniz Üniversiteli yıllarımdan tanıyordum. Antalya’da son kez karşılaştığımızda: “Umur, STED’e (Sürekli Tıp Eğitimi Dergisi) yazı yaz” demişti. Ona verdiğim sözü hâlâ tutamadım.
41- Nusret Fişek Halk Sağlığı Ödüllerine başvuruların artması ve artırılması konusunda gösterilen çabalara sunacağım katkıdır:
Bu yılın (2013) Nusret Fişek Halk Sağlığı Hizmet Ödülü, Kasım ayında doğan (21 Kasım 1914) ve ölen (3 Kasım 1990) Fişek’in doğumunun 99; Ölümünün 23 yıl dönümünde, 3 Kasım 2013 Pazar Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde saat 15.00’de başlayacak törende açıklanarak verilecek.
1991 yılından beri Türkiye’de halk sağlığı alanına önemli katkıları olmuş, halk sağlığı konusunda iz bırakır çalışmalar yapmış, gerçek ya da tüzel bir kişiyi veya bir grubu ödüllendirerek halk sağlığının gelişmesine katkıda bulunmak amacıyla 2 yılda bir verilen Nusret Fişek Halk Sağlığı Hizmet Ödülü ve “Sosyalleştirme Yasası”nın ruhuna uygun bir şekilde ve olanakları ölçüsünde; başarılı bir ekip hizmeti veren, entegre sağlık hizmeti sunan, bölgesindeki toplumla kaynamış sağlık ocaklarını kamuoyuna duyurarak bütün sağlık ocaklarını daha iyi hizmet vermek yönünde özendirmek” amacıyla her yıl verilen Nusret Fişek Sağlık Ocağı Ödülü’ ne 1994 yılında 2 yılda bir verilmeye başlanan Nusret Fişek Halk Sağlığı Bilim Ödülleri eklenmişti.
Nusret Fişek Sağlık Ocağı Ödülü, 2010 yılı sonu itibarı ile birinci basamak sağlık hizmetlerinde aile hekimliği uygulamasına geçildiğinden “birinci basamağa yönelik olarak başka bir ödülün oluşturulması için önümüzdeki yıllarda değerlendirmeye alınması ve sürecin izlenmesi” kaydıyla kaldırılmıştı.
“Türkiye’de halk sağlığı alanına son yıllar içinde önemli katkıları olan ya da bir dalda bir gelişmeyi sağlayan gerçek ya da tüzel bir kişiyi veya bir grubu ödüllendirerek, halk sağlığı alanındaki çalışmaları özendirmek ve halk sağlığının gelişmesine katkıda bulunmak” amacıyla her yıl verilen Nusret Fişek Halk Sağlığı Bilim Ödülleri; 2011 yılında isim ve amaç değiştirilerek Nusret Fişek Halk Sağlığı Araştırma İnceleme Özendirme Ödülü adıyla başta “genç araştırmacılar olmak üzere Prof. Dr. Nusret Fişek’in halk sağlığı alanına yaptığı katkıları geliştirmek ve bilimsel çalışmaları ve halk sağlığı sorunlarına yönelik araştırmaları teşvik etmek” amacıyla 2 yılda bir verilmeye devam ediyor. Her yıl verilen Nusret Fişek Halk Sağlığı Hizmet Ödülü de 2011’den itibaren 2 yılda bir yapılacak ve her iki ödül de ekim ayında açıklanıp 3 Kasımdaki Nusret Fişek’in ölüm yıldönümü etkinliğinde verilecek.
Ne var ki 2008, 2009 ve 2010 yıllarında Bilim Ödülü adayları arasında ödüle değer kimse bulunamamıştı. 26 Şubat 2013 tarihli elektronik dilekçeme TTB’nin Merkez Konseyi imzasıyla verdiği 28 Şubat 2013 tarihli elektronik yanıtdan, son Nusret Fişek Sağlık Ocağı Ödülü’nün 2010 yılında Mersin Tarsus Merkez 6 No’lu Sağlık Ocağı’na verildiği, Nusret Fişek Halk Sağlığı Hizmet Ödülü’nün 2010 yılında Prof. Dr. Hamdi Aytekin’e, 2011 yılında da Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’na verildiği belirtiliyordu. Aynı yanıtta 2012 Araştırma İnceleme Özendirme Ödülü sürecinde iki aday başvurduğu, başvurulardan biri hizmet ödülüne yapıldığı için değerlendirmeye alınmadığı ve kalan tek başvurunun ise ödüle değer bulunmadığı” belirtiliyor; Ödüllere başvuruların artması ve artırılması konusunda gösterilen çabalara sunacağınız katkılar bizi sevindirecektir. deniliyordu.
Araştırma İnceleme Özendirme Ödülüne aday göstermek için adayın kapsamlı bilgileri ve araştırma özeti istenmesi nedeniyle daha uzak bir seçenek olan ‘araştırma ve incelemeyi vb.’ yapan ekip veya kişinin kendini ödüle aday göstermesi dışındakilerin aday gösterme seçeneklerinin yaşama geçmesi zor oluyor. Aynı şey Fişek Halk Sağlığı Hizmet Ödülü aday önermesi için de geçerli. Örneğin, daha 1950’li yıllarda Türkiye’de hava kirliliğine ilk dikkati çekip hava kirliliği ile mücadele derneği kuran (Bu nedenle Başbakan Menderes’e “Hava çamaşır mı ki kirlensin?” sorusunu sorduran), eski milletvekili ve Sağlık Bakanlarımızdan ve kapatılan eski Yeşiller Partisi Kurucu (?) Başkanı, Prof. Dr. Celal Ertuğ’u (d. 1913 - ö. 20.12.2001) (bkz. http://tr.wikipedia.org/wiki/Celal_Ertu%C4%9F)(ölümünden birkaç yıl sonra); Ödül yönergesinde “sadece yaşayan kişi ve halen faal tüzel kişiliklere verilir” şeklinde bir koşul olmadığı için Nusret Fişek Hizmet Ödülüne bireysel başvuru ile aday göstermek istedim. Ama adaylık formunda aday hakkında istenen bilgilere (Doğum tarihi, mesleği, görevi, En Son Mezun Olduğu Okul, Mezuniyet Sonrası Eğitimi, İş Adresi ve Tel, Ev Adresi ve Tel, e-posta adresi, Adayın Son Çalıştığı Üç Kurumun Adı ve Adresi ve Aday gösterilme gerekçesi -Adayın çalışmaları ve adaylık gerekçesi ayrıntılı olarak yazılmalı ve adayın çalışmaları ile ilgili dokümanlar bir dosya halinde forma eklenmelidir-)  ulaşma veya bilme olanağı olmadığı için (o yıllardaki internet olanakları ve wikipedia verileri gelişmiş olmaması nedeni ile) Ertuğ’u aday gösteremedim. Aday yaşasa dahi bu bilgilere kişisel aday gösterenler için (o zaman) bu pek olası değil(di).
Aday gösterildiklerinde hayatta olan ve olmayanlara ödül verilmesinin; yaşayanlara onur ve çalışma hevesi ve nedenini çoğaltma ve öldükten sonra da yaşamak gibi bir amacı da vardır. Ölmüşlerine ve yaşayan mensuplarına hasbelkader konmuş bir meslek ve bilim ödülünü yaşatamayan, verecek aday bulamayan bir camianın var olma, neslini sürdürme ve yaratıcılık sorunları var demektir.
TTB ne yapmalı?
Ödül yönergesinde aday göstermeyle ilgili formda istenen bilgilerin aday gösterenlerce değil TTB ödül sekreterliğince toplanması bir yol olabilir. Ödüle aday gösterme başvurusu Ödül Yönergesindeki kurumlar dışına Sağlık Bakanlığı, Çalışma Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile bütün sağlık iş kollarındaki (Okul sağlığı, iş ve işçi sağlığı, çevre sağlığı) meslek odaları, sendikalar, vakıf ve kamu yararına çalışan derneklere de açık olmalıdır. Nusret Fişek Ödülleri ‘Toplum Hekimliği Ödülleri’ değil ‘Halk Sağlığı Ödülleri’dir. Halk sağlığı akademisyeni ya da mesleklerinde olmasalar dahi halk sağlığına hizmet edenlere hizmet ödülü verebilmenin koşulları bunu gerektirmez mi?
42. Geçen yıl (2012) 25 Ekime gelen kurban bayramı, bu yıl 15 Ekim 2013’e denk gelen Cuma günü idrak edildi. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının 02.10.2013 tarihli Kurbanlık Satışıyla İlgili Basın Açıklamasına göre 2012 yılında kurban bayramında Türkiye genelinde toplam 785 bin 134 baş büyükbaş hayvan ve 1 milyon 976 bin 924 baş küçükbaş; toplam 2 milyon 762 bin 58 adet hayvan kurban edildi. Sayı köylerde muhtarlar, belediyelere bağlı kurban pazarlarında ise Kurban Hizmetleri Komisyonlarının topladıkları hayvan küpelerinin sayısını Gıda Tarım ve hayvancılık bakanlığına bağlı il müdürlüklerine bildirmeleri ile elde ediliyor. (1999 yılında yaklaşık 2 milyon büyük veya küçükbaş hayvan kurban kestiği tahmin ediliyordu bkz. Sabah Gazetesi (2000), “210 trilyonluk Pazar”, Sabah Gazetesi, 16. 03. 2000).
Nüfusa göre en çok ve en az kurbanlık hayvan nerede kesildi ve illerin kişi başına gelir oranları?

43. Kongrenin elektronik bilgi ağı (web) sayfasından (http://www.uhsk.org/ocs/index.php/uhsk16/uhsk16) anladığıma göre 16. Halk Sağlığı Kongresi, yazımı bağladığım bugünlerde (October 28, 2013 - October 31, 2013) Antalya’da bir turistik otelde (halka, gazetecilere, başka meslek ve tıp uzmanlıkları üyeleri ile Tıp Fakültesi öğrencilerine kapalı) yapıldı. Sadece kongre konaklama ücretini yatırıp kongreye katılanlara verilen Kongre Bildiri Kitap(çığ)ının (bilginin, mezuniyet sonrası ve meslek içi eğitimin maliyeti şöyle tecelli diyor:

Kongre Katılım Ücreti İşlemleri:
Erken kayıt (kongrenin tamamı için)
Öğretim Üyesi ve Uzman Doktor Katılımcılar: 275 TL
Geç Kayıt (kongrenin tamamı için)
Öğretim Üyesi ve Uzman Doktor: 350 TL
Günlük katılım: Tüm katılımcılar için 100 TL/gün (refakatçi için 10 TL/gün)
Konaklama için erken ödeme
3 kişilik odada kişi başına 80 TL
2 kişilik odada kişi başına 90 TL
2 kişilik odada tek başına 135 TL
Konaklama için geç ödeme
3 kişilik odada kişi başına 90 TL
2 kişilik odada kişi başına 100 TL
2 kişilik odada tek başına 150 TL
Kongre düzenleyicilerine geçmişte birkaç kez Kongre katılım ücretleri seçenekleri arasına benim gibi kongreye gelmeyip kongre kitabını (tam bildiri anlamında) almak isteyenler için “Katılımsız Kongre kitabı alma” şeklinde bir seçenek oluşturulmasını önerdim, bunun olanaksız olduğu yanıtını aldım. Bu durumda bencileyin gibi Ekim 2013 maaşı 2.400 TL; döner sermaye katkı payı ödemesi yaklaşık 3500 TL olan biri için bir kişilik kongre katılımının Gürsoy ailesine evden eve gidiş- dönüş maliyeti tahmin edilemeyen ara ulaşım harcamaları (Osmaniye-Antalya otobüs yolculuğu sonucu otele intikal taksi ücreti ve yolculuk esnasındaki yemek ve WC ücretleri vb. hariç) şöyle:
Uzman doktor katılımcı kayıt ücreti: 275-350 TL ortalaması: 312,5 TL
En ucuz konaklama seçeneği üç kişilik odada bir kişiden 80-90 X 5 gün = 400-450 TL= ortalama 425 TL
İki günü hafta sonuna geldiği için toplam üç günlük iş kaybının getireceği döner sermeye katkı payı kaybı yaklaşık 3500/30X3= 350
Toplam kongre en az maliyetim=312,5+425+350= 1087,5 TL.
Taşrada çalışan bir halk sağlığı uzmanının Ulusal kongreye katılma nedeni ne olabilir? Okullarda andımız neden kaldırıldı? İşte bu yüzden: maaşımın yarısı aylık gelirimin yaklaşık beşte biri durup dururken, hiçbir karşılığı ve bilenle bilmeyeni; çakışanla çalışmayanı ayırt eden bir sistem yokken neden “… Türk varlığına armağan olsun” ki?

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalında çalışan büyüğüm Prof. Dr. Gülseren Ağrıdağ, birkaç yıl önceye gelen en son konuşmamızda tıp fakültesi öğrencilerine İnsan Hakları dersi verdiğini söylemişti. Beş yıldızlı otel kongrelerini ne zaman düşünsem aklıma İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin “Herkese parasız sağlık ve eğitim” cümlesi ile özetlenebilecek Madde 25.1’i (Herkesin kendisinin ve ailesinin sağlık ve refahı için beslenme, giyinme, konut ve tıbbi bakım hakkı vardır. Herkes, işsizlik, hastalık, sakatlık, dulluk, yaşlılık ve kendi iradesi dışındaki koşullardan doğan geçim sıkıntısı durumunda güvenlik hakkına sahiptir.) ve Madde 26.1’i (Herkes eğitim hakkına sahiptir. Eğitim, en azından ilk ve temel eğitim aşamasında parasızdır. İlköğretim zorunludur. Teknik ve mesleksel eğitim herkese açıktır. Yüksek Öğretim, yeteneklerine göre herkese tam bir eşitlikle açık olmalıdır.) ve hangi anonim büyüğümüz söylediyse: Dünyanın yalan olduğu” geliyor.

44. Gelecek kongreye bildiri yollayacaklara araştırma önerileri:

1- Geçmiş Halk Sağlığı Kongrelerindeki bildiri konularının halk sağlığının ileri uzmanlık ve yan dal konularına göre dağılımı araştırması. Çürütülecek hipotez: Ana ve çocuk sağlığı ve sigara konulu araştırma bildirilerinin diğer konu ve yan dal konularındaki bildiri sayına göre farkı yoktur.

2- Geçmiş Halk Sağlığı Kongrelerinde Bildiri sahiplerinin (bildirideki bütün yazar isimlerinin) baba, anne ve eşlerinin; çalıştıkları ve veya en son çalıştıkları kurumlarına, bunların unvan ve mezun oldukları fakültelere, uzmanlık aldıkları fakültelere ve halen çalışan akademisyenlerde fakültenin bulunduğu ilde doğmuşluklarına göre yığılımı. Çürütülecek hipotez: Baba, anne, eş durumu, fakülte içi ve hemşehri kayırmasına uğramış inbreed akademisyen sayısı ihmal edilecek kadardır.

45. 90. Yılını idrak et(me)diğimiz Cumhuriyet ne zamandan beri “Kimsesizlerin kimsesi” değil?



30 Ekim 2013

20 Eylül 2013 Cuma

Ah Şu Hakem(-li, -SİZ) Dergiler (1)

"Tembel Türk Dil Kurumu'na göre Amatör, "Bir işi para kazanmak için değil, yalnız zevki için yapan, hevesli, meraklı (kimse), profesyonel karşıtı." demek. Kıymetli meslekdaşım Dr. Mehmet Emin Kakan'ın 'bilim profesyonelleri', 'bilim amatörleri' ve  'Bilimsel (hakemli) Yayın' konusu ile ilgili "Ah Şu Hakem(-li, -SİZ) Dergiler (1)" başlıklı çok hoş ve bilgilendirici denemesini sizlerle paylaşmaktan mutluyum. Yayın izni için kendisine teşekkür ederim. Yazının gelecek bölümlerini de kendisinden bekliyor ve yayınlamayı ümit ediyorum" (U.G.)
19 Eylül 2013, 21:29
Şu anda düşündüğüm, Dr. Umur Gürsoy'un "HakemSİZ Özdergi"sidir.
Çoğunluk konuya aşinadır ama aşina olmayanlar için hakemli dergi nedir önce bunu açıklamak lazım.
Hakemli dergi denilen şey genellikle bilimsel addedilmiş camianın yayın ortaya koymak için yazı/makale vs gönderdikleri dergidir. Özelliği bir hakem kurulunun olmasıdır. Bu dergilere makale gönderecek yazarlar o derginin yazılı olarak dile getirdiği kıstaslara uymak mecburiyetindedirler. O kıstaslara uygun kaleme alınmış makaleler dergi editörüne gönderildikten ve editör ön kontrolünden geçtikten sonra hakemlerin her birine doldurmaları gereken bir formla gene editör tarafından iletilir. Hakemler, (kaba tabirle) bir sürü profesör unvanlı kişiden oluşur. Her hakem kendine gönderilen makaleyi okur ve doldurması gereken standart hakem formunu doldurur. Bu hakem formunda yer alan maddelerin her biri (mesela) 100 üstünden, 10 üstünden veya 5 üstünden puanlanır. Her hakem makaleyi okuyup standart formu da gerektiği şekilde doldurduktan sonra bu formu doğrudan editör veya sekreteryaya gönderir. O makaleyle ilgili karar vermesi gereken hakemlerin her birinin, o makaleyle ilgili doldurduğu formlar değerlendirilir ve yazarın o makalesinin her maddeden aldığı puan ortalaması ayrı ayrı hesaplanır. Dergi kriterine göre (toplamda) geçer puan alan makale, o hakemli dergide yayınlanma hakkını elde eder. Belirlenen sayıda da yayınlanır.
Hakemli dergide makalesi yayınlanan yazar belli bir puan elde eder. Ne kadar çok makale yazılırsa o kadar da çok puan elde edilir. Bu puanlar doktor, doçent, profesör kadrolarına atanacak olan kişilerin o kadro kriterlerinin bir kısmını yerine getirmesine yarar. Bir de akademik kaygı taşımayan puan kolleksiyoncusu muhteremler vardır. Bu muhteremler "insan ve bilim camiası"na gerçekten faydalıdırlar fakat o puan kolleksiyoncusu yazarlar bu yazı kapsamı dışındadırlar. Onları sever ve her daim hürmetle ellerinden öperim. Çünkü onlar bilimin amatör gönüllü profesyonelleridir. Hatta bunların hatırı sayılır bir kısmı orijinal kitaplar yazarlar, birinci dereceden referans kaynak olurlar ve puan getirisini hiç hesaplamazlar. Onlardan şu anda hayatta olmayanlardan birisi şu bizim meşhur "Behçet"tir: Hulusi Behçet...  Hemen konumuza dönelim: Türkiye'de bu puanlar yerli ve yabancı dergiler için ayrı ayrı kategorize edilir. Gavur hakemli dergilerinde makaleniz yayınlanacak olursa daha çok puan alırsınız, yerli dergilerde yayınlanacak olursa yarısı kadar filan puan alırsınız. Bu kategorizasyona göre bizim dergilerimiz daima daha düşük puan getirici dergilerdir. Çünkü "gavurlarınki kadar muteber değildir" zihniyeti hakimdir. Bazı gavur dergilerinde Türk hakemlerin yer alıyor oluşu o hakem "hoca" için iyi bir sivi (CV) yani özgeçmiş kriteridir. Bütün bunlar kimilerine göre iyi, kimilerine göre kötüdür. Ama ortada acı bir gerçek vardır: bu acı gerçek neredeyse her üniversitenin kendine ait veya ihaleyle baskı yaptırdığı bir matbaası ve o üniversitenin de belli bazı fakültelerine ait "Fakülte Dergileri"nin oluşudur. (Niçin acı olsun ki, bunun olması lazım diye düşündüğünüzü görür gibiyim. Ben de aslında öyle düşünüyorum. Düşünüyorum da bazı perdelerin kalktığına şahit olduğum bazı olaylar bu düşüncemi sorgulamama sebep oluyor.)
Bu fakülte dergileri de belli bir hakem kuruluna sahiptir ve hakemli dergi kriterlerini "en azından" kağıt üstünde taşırlar. (Aman dikkat buyurula, bu yazdıklarım "bütün" fakülte hakemli dergilerini kapsamaz. Zira cidden güzel yayın yapan fakülte dergileri de vardır, olacaktır.) Haliyle burada yayınlanan makaleler de yerli makale kategorisine girer. Buralarda eğer makaleniz yayınlanacak olursa gene belli bir puanı alırsınız. Bu sebeple de Türk bilim camiasının insanları yerli dergilerde makale yayınlamakta pek sıkıntı çekmezler. Çünkü neredeyse her yazdıkları kendi fakülte dergilerinde basılır ve bir sürü puan biriktirilir. İş gavur dergilerine gelince işte bu iş biraz zor olur. Bir kere gavurca bilmek gerekir. Sonra o gavurcayla Türkçe dahi becerilemeyen malum meramı gavurcayla "düp-düzgün/düm-düzgün/düm-düz" anlatmak gerekir. Bu düzümler aslında zordur. Sonra bu muteber addedilmiş gavur dergilerinin hakem kurulundan makale geçişi sanki biraz daha zor gibidir. Zira muteber gavur bilim adamları tıpkı ceplerindeki parayı harcarken çok cimri olmaları gibi makale puanlarken de cimridirler.
Neyse... Hakemli dergi dediğimiz şey, şakalar bir tarafa çok ciddi bir şeydir. Bu ciddilik işi bazen kaka eder.
Nasıl mı?
Şöyle:
Mesela bütün dünyanın Amerika merkezli antisigara makaleler yayımladığı bir devirde siz eğer bir Türk olarak deneyler yapıp, bu deney sonuçlarına göre de "yahu bu sigara aslında o kadar da antipatik değilmiş" derseniz, geçtik makalenin yayımını, hiç bir Amerika gavuru hakemli dergisi sizin bu makalenizi değerlendirme kapsamına bile almaz. Çünkü bilim demek bu gözle bakıldığında "yargı" demektir. Yargıya aykırı hareket kusurlu harekettir. Kusurlu hareket de hakem tarafından kırmızı kart demektir. Bu gavur oyununda sarı kart asla olmaz. :)
İş gördüğünüz gibi uzuyor...
Galiba bu yazı "yazı dizisi" olacak.
Devamını daha sonra 2. yazı olarak yazacağım.
Bu birinci yazıya şöyle son vereyim:
Dr. Umur Gürsoy ağabeyimin blog sayfasındaki "HakemSİZ Dergi" başlığı çok güzel düşünülmüş mükemmel bir başlık olduğu "imaj"ını bıraktı beynimde bir yerlerde.
Umur ağabeyi candan tebrik ederim.
Başlık ve bir yazı içeriğiyle ilgili düşündüklerimi ikinci yazıda detaylandırmaya çalışacağım.
Muhabbetle.
Mehmet Emin Kakan

Antalya, 19 Eylül 2013, 21.26

13 Eylül 2013 Cuma

HALK SAĞLIĞI İÇİN… 009

HALK SAĞLIĞI İÇİN… 009
Umur Gürsoy
“İlk kez 1968’de Fransa’da başlayan öğrenci olayları ile dünyaya yayılan, tutucu ve baskıcı yönetimlere karşı barış, özgürlük ve sosyalizm yanlısı 68 kuşağına izafeten sonradan sadece Türkiye’ye özgü 78’liler denilen ve -Tarihi inkâr edilmiş, yok sayılmış, "yasaklanmış" “yitik” bir kuşağa karşı yapılan- 12 Eylül 1980 askeri darbesinin 33. yıldönümü.”
78liler Kimdir?
Tarihi inkâr edilmiş, yok sayılmış, "yasaklanmış" bir kuşağız biz!
70'li yıllarda on sekiz, yirmi yaşlarını yaşayan, çoğunlukla üniversite öğrencisi gençlerdik…
Hiç dinlenmedik.
Hiç anlaşılmadık…
12 Eylül'ün Bilançosu
En sonunda darbe yaptılar. Üzerimize tankları gönderdiler.
Sürek avı başlattılar!
Sadece Adalet Bakanlığı'nın yayınladığı verilere göre:
- 650 bin kişiyi gözaltına aldılar, 650 bin kişiye en ağır işkenceleri yaptılar. 
- Emir-komuta ilişkilerine dayalı bir adalet anlayışıyla, 98.404 kişi askeri mahkemelerde yargıladılar;
- İşkence ürünü sahte delillere dayalı hükümlerle, 21.764 kişiye milyonlarca yıl ceza verdiler;
- 7.000 kişi hakkında idam istediler; 517 kişiye idam cezası verdiler; 124 kişinin idam cezası Askeri Yargıtay tarafından onaylandı, 50 kişiyi astılar;
- 29 bin kişi vatandaşlıktan çıkardılar;
- 14 bin kişiye yurda dön çağrısı yaptılar ve akabinde hemen hepsini vatandaşlıktan çıkardılar;
- 388 bin kişiye pasaport vermediler.
- 1 milyon 863 bin kişiyi fişlediler. Sadece fişlenenlerin değil, çocuklarının da geleceğini ipotek altına aldılar.
- Bu süre zarfında 14 kişiyi cezaevlerindeki açlık grevlerinde, 16 kişiyi kaçarken, 17 kişiyi çatışmalarda öldürdüler.
1974-80 döneminde 5000’in üzerinde kişinin öldürüldüğünü, binlerce kişinin yaralandığını, yüz binlerce kişinin ata topraklarından göçmek zorunda bırakıldığını tüm bu rakamlara katarsak, 78 kuşağının verdiği kaybın, ödediği bedelin, yaşadığı linçin boyutları hakkında herhalde kaba bir fikir edinmiş oluruz…
Darbe Ertesinde 78'liler
Bir kısmımız 80 öncesi faşist saldırılarla yok edilmiş, sakat bırakılmış ya da pasifize edilerek siyasi sürecin dışına atılmıştık. Bir kısmımız 80 sonrasında sokaklarda, işkencelerde ve cezaevlerinde yok edilmiştik. Cezaevlerinden salıverildikten sonra ise bize karşı ömür boyu toplumsal ve siyasal hayattan silme politikası güdülmüş, tasfiyeye ve yok olmaya yatırılmıştık.
Kimimiz 80'li yılların ortalarında ve sonlarında, büyük çoğunluğumuz 90'lı yılların başlarında üç yıl, beş yıl, on yıl yatarak mahkûmiyetimizi bitirdik ve salıverildik.
Artık "özgür"dük!
Öylesine özgürdük ki, üstümüzde insanlık onuruyla bağdaşmayan alçakça bir "Demokles kılıcı" sallanıyordu. Anti-demokratik Türk Ceza Yasasını ihlal eden ve bir günlük dahi olsa bir mahkûmiyet cezasını gerektiren herhangi bir sözümüz ya da fiilimiz karşılığında, kalan onlarca yıllık mahkûmiyet cezamızı yatmak zorunda kalacaktık.
Bizleri cezaevlerinden salıvermişlerdi ama Ceza İnfaz Yasası'nın tehdidi altında "şantaj altında özgür köleler" haline sokmuşlardı. Adeta bir ömür boyu tepki vermemeye, sessizliğe ve suskunluğa mahkûm etmişlerdi.
İnfaz Yasası ile bizi güya özgür bırakırken mahkûm olduğumuz ve yattığımız uzun mahkûmiyet cezalarına ek olarak, Türk Ceza Yasasının 31. ve 33. maddelerini uygulayarak tüm siyasi ve kamu haklarımızı yasaklamışlardı.
"Yitik kuşak" edebiyatının gerçek hayattaki manası buydu; yaşarken yok sayılmak! Faşizmin egemen olduğu, devrimcilerin yenildiği tüm ülkelerde; yenenler ne yapmışsa, bizde de o yapılmıştı…
Y.N.: 12 Eylül, içeri düşmemiş veya fişlenmemiş benim gibi hekimlerin gelecek hayallerine de; halen farklı biçimlerde devam eden “uzmanlık öncesi 2, sonrası 2; toplam 4 yıl zorunlu hizmet” koydu.
35. 22 Temmuz 2012 tarihli Bugün Gazetesi’ndeki habere göre “Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Sabahat Tezcan, uzun yıllardan beri Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) doğum ve ölüm oranlarının aylara göre analizlerini yaptıklarını belirtti. Ramazan’da doğumlarda ve ölümlerde herhangi bir artışın veya azalmanın görülmediğine dikkat çeken Tezcan, “Ramazan ayının önceki ve sonraki aylara göre hiçbir farkı yok.” demiş.
Bu açıklamaya neden olan incelemenin yöntemini bilen, mutlaka vardır. Nüfusunun yaklaşık %30’unun yaşadığı köy ve beldelerden ölüm sayısı toplayamayan bir ülkenin ölüm analizleri daima % 30’luk bir şüphe taşır (Güya 1998’de köy ve beldelerde ölüm sayısı ve nedenleri toplanmaya başladı, ama 2102 verilerinin kullanıldığı TÜİK istatistik yıllıkları hâlâ sadece il ve ilçe merkezlerine ait. bkz. TÜİK Ölüm İstatistikleri İl ve İlçe Merkezleri-2008, s.26).
Büyük kentlerde ve üniversite kampüslerinden, mahalle camilerinden yükselen salâ(h)lar ve belediye hoparlörlerinden edilen ölüm ilanları duyulmaz. Ben, Osmaniye’de Ramazanda ve Ramazan Bayramından sonra normalden fazla salâ duydum.
TUİK’in, 2009 yılından itibaren toplamaya başladığı ölüm nedeni istatistikleri tüm il ve ilçe merkezleri ile hekimi olan tüm yerleşim yerlerinde, hekimler tarafından görülen ölüm vakalarını kapsıyor. Ölüm nedeni istatistikleri ilk kez, Temmuz 2013 tarihinde basılan TÜİK, Türkiye İstatistik Yıllığı, 2012 s.116’da yayımlandı, ama hâlâ 2009 yılına aitler.

Not: Tablodaki veriler Osmaniye Belediyesi’nin http://www.osmaniye-bld.gov.tr/index.php/tr/hizmetler/cenaze-ilanlari adresinde yayımlanan “Ölüm İlanları” sayfasına yapılan 10. Eylül tarihli erişim verilerinden, 0-14 yaş ölümleri çıkarılması ile yapılmıştır. Taşrada ulaşabildiğim ve ortalamanın içinde kaybedilmemiş tek şeffaf veri kaynağım budur. Ramazan ayı Temmuz ayının 9’unda başlayıp Ağustos ayının 7’sinde bittiği için (oruçlu gün sayısı 30 gün) diğer ayların verileri de ayın 9’u ile sonraki ayın 7’si arasındaki 30 günlük ölümlerden 0-14 yaş ölümlerin çıkarılması ile karşılaştırılmıştır. Osmaniye’de Mayıs ayına giren dönemde 2, Haziran ayında 4, Temmuz (Ramazan) ayında 8 adet yaşı bilinmeyen ölüm, 14 yaş üzeri olarak değerlendirilmiştir. Osmaniye İl Merkezinde incelenen aylar gündüz sıcaklık ortalamaları tablo: 2’dedir.
Tablo: 2- Osmaniye İli Uzun Yıllar Sıcaklık Ortalamaları (1960-2012)
OSMANIYE
Ocak
Şubat
Mart
Nisan
Mayıs
Haziran
Temmuz
Ağustos
Eylül
Ekim
Kasım
Aralık
Ortalama Sıcaklık (°C)
8,4
9,6
12,5
16,8
21.0
25,2
27,9
28,4
25,3
20,5
13,7
9,6
Ortalama En Yüksek Sıcaklık (°C)
14,5
15,6
18,7
23,2
27,5
31.4
33.5
34.2
32.0
28.0
21,1
15,8
Ortalama En Düşük Sıcaklık (°C)
3,3
4,2
6,8
10,7
14,6
18,7
22,4
23,0
19,2
14,3
7,9
4,7
Ortalamalardan nefret ederim; zira azınlıktakileri, minimum ve maksimum değerleri göstermez ve güneşin doğuşundan batıncaya kadar gözlenen yüksek sıcaklıkları ve etkilerini yaşanmamış gösterirler. Oysa insanlar işlerine güneşin henüz yüksekte olduğu günün en sıcak saatlerinde gider-gelir ve çalışırlar. Bu yıl Osmaniye’de sözünü ettiğim çalışma saatlerinde gölgede sıcaklık hiçbir zaman 36 dereceden az ve hissedilen sıcaklık da 40 dereceden az olmadı.
Sonuçta, Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü yaklaşık her 9 yılda bir farklı mevsime kayan Ramazan ayı ve üç aylar dâhil oruç döneminin günlerin sıcak ve uzun olduğu 3 ay süren yaz mevsimine denk geldiği yıllar verilerini; oruç tutması (sunnîlerde) dinen zorunlu olmayan yaş grubu ölümlerini (0-14 Yaş) ayıklamış mıdır? Referans veya kontrol grubu yapılabilmiş midir? Yoksa oruca bağlı ölüm artışları vardır da; Ramazan’da (özellikle taşrada) hayat durduğu için toplumun Ramazan ayı ritüelleri nedeniyle (çoğu mümin çalışanın yıllık iznini Ramazan ayında kullanmasına bağlı trafikte geçen sürenin azalmasının getirdiği trafik kazaları, iş kazaları, denize girme, vb. gibi (bias-taraf tutma) etkenlerine (bkz. http://uvt.ulakbim.gov.tr/tip/sempozyum6/akan.pdf) bağlı oruç tutmayanlarına da yansıyan ülke ölüm sayısındaki göreceli azalma; ramazana bağlı ölüm artışlarını (kaç yanlış bir doğruyu) götürmekte(mi)dir? “Ramazan ayının önceki ve sonraki aylara göre hiçbir farkı yok.”luğu hangi bölgeler, iller ve sosyo-ekonomik durumdakiler için geçerlidir? Örn. Karadeniz’e göre çok daha sıcak olan Akdeniz Bölgesi için; yazları sıcak ve kurak geçen Güneydoğu Anadolu Bölgesi için durum nedir? İnceleme yayınlanmış mıdır? Nerede?  
Ne zaman Türkiye’yi temsil eden iyi tasarlanmış (bilimsel) bir sözel otopsi araştırmasında “Rahmetli oruç tutar mıydı?” soruları yaratılır; o zaman Ramazan’ın oruç ve hastalıklardaki payını tartışabilirim.
Not: Çok sevdiğim Sabahat Hocamdan, Çernobil sonrası ölümleri için de “uzun yıllardan beri Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) doğum ve ölüm oranlarının aylara göre analizlerini” ve böyle benzer bir açıklamayı yapmalarını bekliyor ve talep ediyorum.
36. Osmaniye AÇSAP’daki hapsızlık ve RİA’sızlık devam ediyor. Geçen gün gebelik testinin sonucunun artı olduğunu öğrenen bir kadının ağlıyarak AÇSAP’tan ayrıldığını söylediler. Hemşiranıma, “Niye ağlattın kadını?” diye takılayım dedim;  “Beş çocuğu varmış ve eşi korunuyormuş.” dedi. Ağlayan kadın geçen ay RİA taktırmaya gelip geri dönmek zorunda kalmış.
Kadirli’de tüketilemeyeceği geç anlaşılan; son kullanma tarihi bitimine on gün kalmış yaklaşık 100 adet RİA, bizim Merkez’e getirilmiş. Hemşiranım “İki günü hafta sonuna gidiyor, isteyen olsa bile ben 8 günde bu kadar çok RİA takamam, RİA’lar heba olacak!” diye dertleniyordu. Bir RİA takma odamız ve hali hazırda RİA takma eğitimi almış sertifikalı olup da yıllık izinde olmayan sadece bir hemşiranımımız var. Anlaşılan bu yıl Osmaniye Merkez’inde Recep, Tayyip ve Ramazan isimli epeyce bebek doğacak.
37. Osmaniye’nin tek verem savaş dispanseri hekim(liği)ne bir aylık vekaletim sırasında her iki hekimi de yıllık izinde olduğu için aynı zamanda AÇSAP Merkezi’nin hemşireleri ve hastaları için de danışmanlık yaptım:
AÇSAP hemşirelerimizin yönlendirmesiyle kapımı tıklatarak odama giren ve emekli öğretmen olduğunu söyleyen benden biraz daha yaşlı bir bey “Evlenme muayeneleri sırasında oğlumun nişanlısında Talasemi çıkmış, bu talasemi nedir, bana bilgi verir misiniz?” dedi. Ben de, izin verirseniz bilgisayara soralım, deyip Wikipedia’daki Talassemi maddesini açtım ve ekrandan özetleyerek okuyup anlattım. Eşlerden biri taşıyıcı ise çocuklarda % 50 taşıyıcılık olur, dedim. Şu baktığın sayfanın bana bir kopyasını verebilir misin? dedi. Olur, deyip: Tanıyı kesinleştirin ve kararı gençlere bırakın, dedim. Adam elimi sıkıp çıkarken yüzüme bakarak “Bilmem aşırat evliliğini bilir misiniz”, dedi “Kızı istemişiz, nişanlamışız, düğün hazırlıklarına başlamışız; bizde düğünden dönmek zordur; doktor bey!”. % 50 taşıyıcılığa razı gibiydi; sıkıntılı; odadan çıktı.
Sahi yıllardır 1930’ların Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’ndaki maddelere göre, 1931 tarihli “Evlenme Muayenesi Hakkında Nizamname” ile yönetilen evlenme sağlığı işlerinin çağcıl bir yönetmeliğe ihtiyacı sizce de acilen yok mu?
38. Hekim yazıları ve yerli tıpta yapılan kuralsız kısaltmalar uzun zamandır ilgimi çekiyor (Ne çekmiyor ki?). Çünkü her türlü yazılı tıp metinleri, uzun bir liste oluşturan hekimlik ve sağlık (ilgili) meslekleri üyelerinin kendileri ve hasta veya sağlam hekimlik mesleği (tıp) hizmetlerinden yararlananlar arasındaki tıp dilinin yazılı ve sözlü iletişim aracı. Tıp dili ve yazısı deyince Roland Barthes ve göstergebilim geliyor. Tıp kısaltmaları da bu dilin ve tıp göstergebiliminin kullandığı gösterge(gösteren)lerden biri.
Yaklaşık 20 yıldır meslek yaşamım Osmaniye Çukurova’sında geçti, geçiyor. Özellikle 1988-1998 arası İskenderun ve Osmaniye’de özel bir tıbbi tahlil laboratuvarı işlettiğim bir on yıla ek, bir aydır vekâleten yaptığım verem savaş dispanseri hekimliğimde; çoğunluğu Çukurova ve Erzurum Atatürk Üniversitesi Tıp Fakülteleri mezunu hekimlerin yazdığı tıp metinleri ile karşılaştım. Zaten Çukurova Üniversitesi (Ç.Ü.) Tıp Fakültesi 1972 yılında Atatürk Üniversitesine bağlı olarak kurulmuş.  Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencileri başlangıçta Hacettepe Tıp Fakültesi’nde öğrenim görmüşler. Dolayısıyla Çukurova Tıp Fakültesi ekol olarak Amerikan (Hacettepe) ve Alman ekollerinin bir karışımıdır (Ç.Ü.’nin kurucu fakültesi ziraat fakültesidir ve 15 yıl rektörlük yapan kurucu rektörü Mithat Özsan Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi kökenlidir. Ankara Üniversitesi benim tıbbiyeyi bitirdiğim yıllarda henüz Alman ekolünü izliyordu). Resmî adındaki Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi’nden dolayı; Çukurova ve çevresindeki illerde Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nin adı Balcalı’dır. Son on yıl öncesine kadar Adana, K. Maraş, Hatay ve Mersin illerinin tek tıp fakültesi hastanesi konumundaki Balcalı’nın hekimlerinin hastalarına yazdığı reçete, epikriz ve tetkik istemlerindeki kullandıkları kısaltmaları yıllardır gözlüyorum. Bu gözleme doğal olarak yıllarca okuduğum Hacettepe (Kayseri Erciyes) ve uzmanlık aldığım Bursa (Uludağ) Tıp Fakülteleri uzmanları ve hoca muhiti de dâhil. 
Genelde tıp göstergebiliminin konusu olan tıp kısaltmaları ve hekim yazılı metinlerini (ve hekimlik mesleği bilimindeki üsttenci sözlü iletişimi) ileriki yazılarımda daha ayrıntılı ele alacağım, ama çok yakında başıma gelen taze bir örneği unutmadan aktarayım:
Balgamda ARB (+) olan ve bilgisayar çıktısı epikrizinde DM+HT+KAH+Pnemoni? ön tanılarına ilave bir de akciğer tüberkülozu tanısı alan bir hasta; ilaçlarının DGT alınması için Balcalı Göğüs Hastalıkları servisinden dispanserimize gönderilmişti. Epikrizine göre, Balcalı’ya başvurusunda hastanın ND şikâyeti varmış. Hasta halen yatalakmış ve dispansere muayeneye gelemiyor. Epikrizini vb. bize getiren hastanın eşi pek te yaşlı değildi, ama hafıza faktörü ve yeti yitimleri nedeniyle eşinin başlangıç şikâyetinin (ND) ne olduğunu söylemedi. Bu durumda ND yakınmasının ne demek olduğunu bilemedik. Balcalı’nın göğüs hastalıkları servisini aradık, ND’nin Nefes Darlığı’nın kısaltması olduğu anlaşıldı. Kısaltmanın yarattığı iletişimsizlik, zaman kaybı ve nedensellik ne mantığa ne de etiğe sığar. Bu durum, Balcalı’daki hocanın veya onun adına işlem yapan asistan ya da uzman hekimin kendini dünya tıbbının merkezinde gördüğünün (üsttenci) sizce de göstergesi değil mi?
Daha önceki Akdeniz Üniversitesi hekimleri kısaltmalarından biliyorum: DM=Diyabet Mellutus, HT=Hipertansiyon, KAH=Koroner Arter Hastalığı demek. Peki ARB? Bence bu daha ulusal ve eski bir kısaltma=Aside Rezistan Bakteri demek. Osmanlı İngilizcesi; Osmanlizce diyebileceğimiz bu kısaltmanın açılımı ne mutlu bir tesadüftür ki, aynı zamanda beynelmilel bir kısaltmanın da açılımıdır= Acid Resistant BacteriaJ. DGT’yi de siz bulunJ.[1]
12 Eylül 2012


[1] Doğrudan Gözetimli Tedavi