1 Mayıs 2015 Cuma

BARDAK VE DAMLA
Rasathanesi Başına Yıkılmış Bir Toplumda Halk Sağlığı Bilimi
Dr. Umur Gürsoy
Benim gibi, Türkiye’de yaşayan bir halk sağlığı bilim yazarı için yazı konusu bulmak zor değildir, ama ekmeğini yazarak kazanmayan birisi olunca iş farklılaşır. Bir gün bu durumu nasıl anlatırım bilmiyorum, ama eğer hakkıyla ve doğru yerde görev verilse bile ülkemizde bir halk sağlığı uzmanı başına düşün hizmet (sorun) miktarı batılı ülkelere göre 3-4 katı fazladır. Ben halen eylemli bir bilim insanı değilim; yani üniversite benzeri bir bilimsel kuruluşta değil Sağlık Bakanlığının taşra teşkilatında çalışıyorum. Hizmet tanımı çok iyi yapılmamış işimde ‘ne iş olursa yaparım’ diyen işsiz gibi ne buyrulursa onu yapıyorum, ama bana ne iş yapmam gerektiğini bir pratisyen hekim (il sağlık müdürü) ve bir çevre sağlığı teknisyeni (şube müdürüm) söylüyor. Bense Takiyüddin gibi, hareket halindeki arabadan daha hızlı gidip arabanın altında kalmamaya çalışıyorum.
Bu ay ne yazsam diye hazırlanırken, 24 Nisan 2014 tarihli Cumhuriyet Kitap Eki Dergisi’ndeki yeni okuduğum M. Sadık Aslankara; Özlem Tokman’ın “Rasathanede Bir Gece” isimli resimli çocuk-genç romanından söz eden yazısında “Bizim gibi rasathanesi tepesine yıkılmış bir toplumda çağının önünde yaşamış, insanı kıvandıran bir bilimcinin önemi, değeri daha nasıl anlatılabilir çocuk genç okura?” cümlesini gördüm. Hatırlatırsam; Osmanlı sarayına müneccim başı olarak atanan Osmanlı bilgini gökbilimci, mühendis, matematikçi (Hezârfen) Takiyüddin bin Maruf’un, Uluğ Bey’in Semerkant’daki artık eskiyen gözlem ve hesaplarının  düzeltmek için 1575 yılında  İstanbul'da Tophane sırtlarında kurduğu gözlemevi (rasathane) 1580 yılında, salgın hastalık ve yaşanan İstanbul depremi nedeniyle “uğursuzluk getirdiği” iddialarıyla toplumda oluşan muhalefet sonucu, Şeyhülislam Kadızade'nin fetvası ve padişah III. Murat'ın emriyle rasathane denizden topa tutularak yıkılmıştı.[1] Böylece pek çok bilim tarihçisi tarafından Andreas Vesaluis’in 1543 yılında İnsan Bedeni Üzerine Çalışmalar  eserinin ve Kopernik’in Dünya’nın Güneş’in etrafında dönmesi ile ilgili Göksel Kürelerin Devinimleri  Üzerine eserinin yayınlamasıyla başladığı kabul edilen bilimsel devrimden koptuk.  Türkiye Cumhuriyet’in çağı yakalama çabalarına rağmen 12 Eylül Darbesi bu kopuşa yeni bir tüy dikti.
Halk sağlığı bilim açısından modern bilimi yakalama girişimimizin miladı, 27 Mayıs İhtilali sonrası oluşan özgürlük ortamının da etkisiyle 1960; öncüsü Nusret Fişek’tir. 12 Eylül’den sonra odasına kapanan ve bir müneccim gibi halk sağlığı bilimi ve hizmetlerinin iyileşmesi yönünden “uzunca bir dönem ufukta ‘kara’nın görünmeyeceğini” söyleyen de Fişek oldu.
Bugünlerde yayınlanan ve özlediğim bir halk sağlığı araştırması ülkemizdeki halk sağlığı (HS) biliminde ‘kara’nın Türkiye’ye ne kadar uzak olduğunu sayısal olarak ortaya koyuyor. Halk Sağlığı Uzmanları Derneği’nin (HASUDER) Türk Halk Sağlığı Dergisi (Turkish Journal of Public Health (Turk J Public Health) isimli uluslararası bilim dergisinin Yıl:2015, Cilt: 13, 1. Sayısında yayınlanan Prof. Dr. Bülent Kılıç ve arkadaşlarının Türkiye’de Halk Sağlığı Uzmanları İçin İnsangücü Planlaması  (2013-2023)”isimli araştırmasına göre 2013 yılında Türkiye’nin HS uzmanı gereksinimi 2014 kişi olmasına rağmen 520 (olması gereken sayının yaklaşık dörtte biri) HS uzmanı vardı ve bunların %51’i Sağlık Bakanlığı(SB)’nda, %47’si üniversitelerin akademik kadrolarında çalışmakta idiler. Araştırmanın ilginç verilerinden bazıları şöyle:
- 2013 yılı için, nüfusa göre yapılan hesaplamada 1130, kurumlara göre yapılan hesaplamalarda ise buna ek olarak 884 HS uzmanı daha gerekmektedir.
- 2013 Haziran ayı verileriyle Türkiye’de var olan 86 tıp fakültesinin sadece 57’sinde HS anabilim dalı vardır.
- 80 tıp fakültesinin 13’ünde HS anabilim dalı kurulmamış, 10 tanesinde ise anabilim dalı var ancak hiç öğretim üyesi yoktur.
- 2013 yılı sonunda sonlanan araştırmanın anketine tıp fakültelerinde var olan 57 HS anabilim dalından sadece 48’i (%84) yanıt vermiş; dokuzu (% 16) vermemiştir.
- HS anabilim dallarının yaklaşık üçte birinde profesör ve doçent, yarısında yardımcı doçent, %90’ın da ise öğretim görevlisi yoktur.
- YÖK verilerine göre Tıpta Uzmanlık Sınavını (TUS) kazanıp HS uzmanlığı eğitimine hak kazananlardan göreve başlamayanların veya yarıda bırakanların oranı 2010 yılında % 57’den 2013’te %35’e gerilemiştir. Yani halen TUS kazanan 10 HS asistanının yaklaşık 3,5’ğu eğitimini yarıda bırakmaktadır.
-Açılması planlanan yeni 20 tıp fakültesi için beşer öğretim üyesinden 100 uzman ve %1’lik emeklilik ve vefat gereksiniminden ötürü 24 uzman daha eklendiğinde Türkiye’nin 2023 yılı toplam HS uzmanı gereksinimi 2365’dir.
- TUS kontenjanları yıllık 200 dolayında gerçekleşmeye devam ederse 2023 yılında beklenen HS uzman sayısı 2000 dolayında olacaktır. Bu durumda 10 yıl sonra bile Türkiye’de en az 400 dolayında HS uzmanı eksiği olacaktır.
SB, Akkuyu Nükleer santralının Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) Format Belirleme, İnceleme ve Değerlendirme Komisyonuna neden çevre mühendislerini temsilci olarak yollamak zorunda kalıyor ve üniversiteler nükleer ve fosil yakıtlı termik santralların, çimento fabrikalarının ÇED raporlarına görüş verecek nitelikli halk sağlığı uzmanı neden bulamıyorlar anlıyor musunuz?
Sonuç, bardak hızla doluyor.

Not: Mayıs 2015 tarihinde Halkın sağlığı.org sitesinde yayınlanmıştır. Site yayınına son verince buraya taşıdım.



[1] Hezârfen: Polimat, pek çok farklı disiplinde engin bilgiye sahip olan kişi. Özellikle antik dönemin bilim insanlarının çoğu, günümüz standartlarında hezârfen kabul edilir. (Bilgilerin kaynağı: Wikipedia)

14 Mart 2015 Cumartesi

BARDAK VE DAMLA
PORTOR MUAYENESİ KALKTI MI?
Umur Gürsoy
Beyaz Enerji operasyonundan yüce divanda yargılanıp 1 yıl 8 ay hapis cezası alan  dönemin enerji ve tabii kaynaklar bakanı bir açıklamasında “Nükleer santralları Allah’tan başka kimse engelleyemez” demişti. “Her işe Allah’ı karıştırıyorlar” diye dert yandığım Antalya’da oturur sosyolog büyüğüm Meral Holne, bana, bırak karıştırsınlar, demişti: “Allah diyene can diyeceksin;  çünkü Allah canlarının eziyet çekmesini istemez”. Bu yüzden halk sağlığı işleri Allah ve canları ile çok ilgilidir. Anlattıklarımız onların ve bizim hikayelerimizdir.
Bir sabah (19.07.2013) uyanıp işimize gittiğimizde gördük ki (718 sayılı T. Halk Sağlığı Kurumu Başkanlığı yazısı), bu ülkenin hâlâ en önemli Genel Sağlığı Koruma Yasası (Umumi Hıfzısıhha Kanunu) (UHK) gereği Türkiye’de yıllardır iyi-kötü yapılagelen portörlük muayeneleri kaldırılmış, yerine ‘hijyen eğitimi’ zorunluluğu konmuş. Bir milli eğitim müfettişi kantin okulun kantincisinden ille de portör muayene kartını isteyince dönüp dolaşıp iş benim önüme geldi. Kantincinin eline T. Halk Sağlığı Kurumu Başkanlığı’nın 19.07.2013 tarihli 718 sayılı yazısının bir kopyasını verip yolladım. Hakikaten yazıda 1/10/2011 tarihli 663 sayılı Sağlık Bakanlığı ve Bağlı Kuruluşlarının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’ye atıf ve bu çerçevede hazırlanan 05.07.2013 tarihli ve 28698 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Hijyen Eğitimi Yönetmeliğine gönderme yapılarak “…belirli zamanlarda yapılması gereken portör muayeneleri veya tetkikleri yapılmayıp bunun yerine, 126’ncı maddedeki değişiklikle hijyen eğitimleri alınmasına, 127’nci maddedeki değişiklikle ise hijyen eğitimlerine ilişkin hususların Sağlık Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı ile Gıda, tarım ve Hayvancılık Bakanlığının müştereken çıkaracağı bir yönetmelikle düzenlenmesine hükmedilmiştir.” deniyordu. İşin aslını bir öğreneyim dedim.
Kanun Hükmünde Kararname (KHK) sözüyle işin başından sakat olduğunun anlamıştım. 12 Eylül Yasaklı döneminin 87. ve 91. Maddeleri ile TBMM’nin olan yasama yetkisi yürütmeye tanınmıştı. Allah yürü ya kulum demişti; iktidar da yürütebildiği kadar yürütüyordu. Bir AKP’linin bozduğunu bin akıllı gelse düzeltemezdi. Son yıllarda halkın aleyhine o kadar çok yasal düzenleme yapılmıştı ki iktidarların “…basitçe görmezden gelerek, müdahale etmede yetersiz kalarak, önlem almayı reddederek, hukuki biçimciliğin ve politik felcin birbirini takviye ettiği karmaşık ve mükemmeliyetçi uygulamaların arkasına sığınarak” halkı sömürmesine ve baskı altın almasına dikkat çeken Bilim ve İktidar’ın editörleri Federico Mayor ve Augusto Forti’nin kulakları çınlamaktan sağır oldu. Söz konusu KHK ile o kadar çok kanunun maddesi değiştirilmiş ki; izlemek, eleştirmek, görüş vermek, yorum getirmek, görüşleri, yorumları ve eleştirileri multidisipliner olarak izleyip okumak; sivil ve resmi kurumlarda çalışan uzman ve bilim insanlarının kapasitesini aşan büyük bir iş yükü ve zorluk oluşturuyor.
Sadede gelelim, portör (taşıyıcı hastalık araştırma) tetkik ve muayenesini düzenleyen eski haliyle Yenilecek ve içilecek şeyler satan veya veren veyahut taharet ve nezafete mütaallik sanatlar ifa edenler her üç ayda bir kendilerini muayene ettirerek bir sıhhi rapor almağa mecburdurlar. Bunlardan devrei sirayette frengi ve sari verem ve cüzzama müptela olanlarla halkın istikrah ve nefretini mucip bir cilt hastalığına duçar olanlar sanatlarını icradan menolunurlar.” şeklindeki UHK Madde 126:Gıda üretim ve satış yerleri ve toplu tüketim yerleri ile insan bedenine temasın söz konusu olduğu temizlik hizmetlerine yönelik sanatların ifa edildiği iş yeri sahipleri ve bu iş yerlerinin işletenleri, çalışanlarına, hijyen konusunda bu iş yerlerindeki meslek ve faaliyetin gerektirdiği eğitimi vermeye veya çalışanların bu eğitimi almalarını sağlamaya, belirtilen eğitimleri almış kişileri çalıştırmaya, çalışan kişiler ise bu eğitimleri almaya mecburdurlar. Bizzat çalışmaları durumunda, iş yeri sahipleri ve işletenleri de bu fıkra kapsamındadır.
Bulaşıcı bir hastalığı olduğu belgelenenler ile iş yerinin faaliyet ve hizmetlerinden doğrudan yararlananları rahatsız edecek nitelikte ve görünür şekilde açık yara veya cilt hastalığı bulunanlar, bizzat çalışan iş yeri sahipleri ve işletenleri de dâhil olmak üzere, alınacak bir raporla hastalıklarının iyileştiği belgeleninceye kadar, birinci fıkrada belirtilen iş yerlerinde çalışamaz ve çalıştırılamazlar. Çalışanlar, hastalıkları konusunda işverene bilgi vermekle yükümlüdür.” şeklinde değiştirilmiş; “126’ncı maddede zikrolunan sıhhi muayene meccanen belediye tabipleri tarafından yapılır. Belediye tabipleri bulunmayan yerlerde bu vazife hükümet tabipleri tarafından icra olunur. Mahalli belediyelerince hangi meslek ve sanat erbabının muayeneye tabi olduğu 266’ncı maddede zikredilen nizamnameye dercolunur. biçimindeki UHK Madde 127 ise: “Madde 127- 126 ncı maddede belirtilen iş yerlerindeki hijyen eğitimine yönelik hususlara, bu iş yerlerinde çalışmaya engel bulaşıcı hastalıkların ve cilt hastalıklarının neler olduğuna, iyileşme hâlinin belirlenmesine, hangi meslek ve sanat erbabının 126 ncı madde kapsamında olduğuna ilişkin usûl ve esaslar, Sağlık, İçişleri ve Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlıklarınca müştereken çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir.
126 ncı maddede belirtilen iş yerlerinde bulaşıcı bir hastalık veya bir salgın hastalık çıkması durumunda, bu hastalıkla alakalı gerekli incelemeler, analiz masrafları iş yeri sahipleri ve işletenlerince karşılanmak üzere ilgili kurumlar tarafından yapılır.
126 ncı maddede belirtilen iş yerlerinde bulaşıcı bir hastalık veya bir salgın hastalık çıkması hâlinde doğacak hukukî sorumluluklar ile bu durumdan zarar gören kişi veya kurumların hukukî yol vasıtasıyla talep edebilecekleri tazminat ödemeleri veya olabilecek diğer ödemeler iş yeri sahiplerine ve işletenlerine aittir.” şekline getirilmiştir. İlk halinde iken muayeneyi yapacak bu hekimin önce sağlık ocağı hekimi, sonra ise aile hekimi oldu. Müfettişin istediği rapor işte UHK’da belirtilen bu ‘sıhhi rapor’.
05.07.2013 tarihli ve 28698 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Hijyen Eğitimi Yönetmeliği’nin ‘Çalışmaya engel teşkil eden hastalıklar’la ilgili maddesinde:
“MADDE 9- (1) Aşağıda belirtilen hastalıkları bulunanlar iyileşme hâlini/bulaştırıcılığın olmadığını raporla belgeleyene kadar bu Yönetmelik kapsamındaki iş yerlerinde çalışamaz ve çalıştırılamazlar:
a) Gıda ile taşınabilen bir hastalığı olan veya bu hastalığın taşıyıcısı durumundaki kişiler ile ishali bulunanlar.
b) Vücudun görünür kısımlarında açık/enfekte yara, deri enfeksiyonu ve benzeri halkta tiksintiye yol açabilecek deri lezyonları bulunanlar; cüzzam, frengi ve verem hastalığına yakalananlar.
c) 30/5/2007 tarihli ve 26537 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Bulaşıcı Hastalıklar Sürveyans ve Kontrol Esasları Yönetmeliğinde yer alan, hijyen ilkelerine uyulmadığı durumlarda halk sağlığı açısından problem oluşturabilecek hastalığı bulunanlar.
(2) Çalışanlar, hastalıkları konusunda işverene bilgi vermekle yükümlüdür.” denmektedir, ancak bunu nasıl nerede ne zaman yapılacağı belirtilmemektedir.
Görüldüğü gibi bizim portör muayenesi diye adlandırdığımız hekim muayenesi ve tetkikleri, kalkmış değildir, ancak çalışanda ‘belirtilen hastalıkları bulunanlar iyileşme hâlini/bulaştırıcılığın olmadığını raporla belgelenmesi’nin kim tarafından talep edileceği, rahatsız edecek nitelikte ve görünür şekilde açık yara veya cilt hastalığı bulunanları”,cüzzam, frengi ve verem hastalığına yakalananlar”ı (ne, nerede?) kimin saptayacağı, saptamayı yapacak bu hekimin (kim?) hangi kurum (nerede?)  olacağı, muayenenin ne zaman, nasıl yapılacağı (ne zaman, nasıl?) KHK ve emrettiği yönetmelikte Hijyen Eğitimi Yönetmeliği’nde ayrıntılı olarak yazılmamıştır. Hastalık ve sağlık durumu işçini beyanına (sorumluluğuna) bırakılmıştır:Çalışanlar, hastalıkları konusunda işverene bilgi vermekle yükümlüdür.”. Bilgi verse n’apacaksın; vermese n’apacaksın? İş güvencesini olmadığı bir toplumda kim bende bulaşıcı hastalık var bilgisini işverenine bildirir?
Sağlık hukuku, Halk Sağlığı Okullarının bünyesinde bulunması gereken ve hukuk fakültelerinde bilim dallarının olması gereken halk sağlığının ileri uzmanlık ve lisans üstü (master-doktora) alanlarından birisidir. Yasa yazmak, önemli; uygulamak zor bir iştir. KHK gibi, torba yasa gibi bir sakat hukuk metinlerinin içine konulan 5N1K (Ne, nerede, neden, ne zaman, nasıl ve kim) yönünden eksiklerle dolu, topu sürekli taca atan,  sürekli tribüne oynayan, gerçekçi ve ülke yararına olmayan popülist hukuk düzenlemelerinin ve uygulamalarının sonuçlarını dahi izleme yeteneği olmayan bir ülke yaratıldı.

Not: Mart 2015 tarihinde Halkın sağlığı.org sitesinde yayınlanmıştır. Site yayınına son verince buraya taşıdım.


14 Şubat 2015 Cumartesi

BARDAK VE DAMLA
Umur Gürsoy, Halk Sağlığı Uzmanı
Halil Cibranvari söylersek ‘bardak’ sensin, ey okuyucu! Ey okur mu demeliydim, yoksa Ey okuyan mı? Aralarında ne fark var? Devlet babanın bir bildiği var mıdır, bu konuda? Devlet her şeye; dilimize ve de doktorun tedavisine karışır mı? Eğer halk sağlığını tedavi ediyorsan karışır karışmasına, ama karışmalı mıdır? Size bir ara halk sağlığında göstergebilimsel (sadece yazılı ve sözlü dil sembollerini değil bütün işaret, sembol ve jargon gibi kendine özel meslek ve topluluk dil ve göstergelerini inceleyen bilim; semiyotik veya semiyoloji) bir serüveni de yazmalıyım, ama şimdi demem bu değil (bkz. Küçükerdoğan R. Göstergebilim Ders Notları 2. http://slideplayer.biz.tr/slide/2018487/# ve http://tr.wikipedia.org/wiki/Göstergebilim).
Bardak bizsek, damla kimdir, nedir, nasıldır, ne zaman damlar ve kimin bardağı nerede, ne zaman dolar, çatlar ya da kırılır ve bardağın dolmasını/kırılmasını, çatlamasını nasıl geciktiririz; bardak çeşitleri ve bardaktaki suyu ne kadar uzun temiz ve berrak tutabiliriz; yazılarımızın konusu bu olacak. Bizim konumuz, bardak dolunca, taşıran son damlaları azaltmak olmayacak. Bardağın o bölümünü eski dilde (Osmanlıca) tedavi edici, yabancı dilde klinisyen dediğimiz iyileştirici sağlık mesleklerine bırakacağız. Ama yine de tedavi edici tıp (hekimlik) ve sağlık mesleklerini halk sağlığı hekimliği gözlüğü ile denetleyecek, eleştirecek ve aralarında davulcuya ve zurnacıya kaçanları uyaracağız.
Yaşam o kadar bütüncü ve neden-sonuç ilişkileri ile örülü ki; halk sağlığı her ne kadar çevre sağlığı, işçi sağlığı, salgın bilim (epidemiyoloji) vb. diye yan dal uzmanlıklarına ve onlarca ileri uzmanlık alanına ayrılsa da; birey ve toplum için önemli olan şey mutlu olmak. Başta mutluluk olmak üzere her şeyin başı da sağlık.
Bazen bana “Nasılsın?” diye soranlara bir halk sağlığı uzmanına “Nasılsın?” demek gafletinde bulundun, derim ve sorusunu soruyla yanıtlarım: “Hangi yönden?”. Kimi zaman sık tekrarlamaktan içeriğindeki derin ve çoklu anlamları eskitsek de sağlık: Yalnız bedenen hastalık ve sakatlık yokluğu demek değil; aynı zamanda ruhsal ve sosyal yönden tam iyilik halinde olmaktır. Sanıldığının aksine bizi ve aile bireylerimizi ve sevdiklerimizin mutsuz olmalarına neden olan hastalıkların çoğu da, bedensel (bünyesel, ana-babadan gelme) bozukluklar değil, çevresel nedenlerdir. Çevrenin içine fiziki, sosyal (sosyal deyince ekonomik ve kültürel) ve tabii ki biyolojik (bizim dışımızdaki canlıların oluşturduğu) çevre girer.
Biz hekimler çoğu üniversite mezunu meslek sahibine göre çok daha fazla yaşamın içindeyizdir ve bazen hayat bize zor sorular sorar.


Örn. okuma yazma bilmeyenler için düzenlenmediği için (E eşeli) muayene odasında bulunan Snellen eşelindeki (görme keskinliği testi) harflerini değerlendiremeyen ve aynı zamanda parası oymayan bir işçi adayını işe giriş muayenesi için göz hastalıkları uzmanından rapor getirmeye göndermek mi yoksa göndermeden risk alıp sağlam raporu vermek mi iyidir? Okuryazar olmamak, görme keskinliği tam bile olsa kişini ve işyerindeki diğer işçi arkadaşlarının iş güvenliğini tehlikeye atar mı? Bu kararı kim verir, hekim mi? Öyleyse işe giriş muayenesi yapan hekimin kararı ne olmalıdır? İş Kanununda bu konu açıklanmış mıdır? Tehlike uyarılarını yazılı okuyamasa da tehlike sembolleri öğrenilemez mi? Ya da kekeme bir işçinin çalışabileceği işler hangileridir? Yasa ve yönetmelikler işe giriş muayenesinin nasıl yapılacağına dair ölçütler koymamış, pek çok hekimin yetkisine bırakmıştır.
Geçen gün çalıştığım Toplum Sağlığı Merkezi’nde yalap şap (dostlar alışverişte olsun diye) yaptığımız işe giriş muayenesine başvuran en az on işçi adayı, işe giriş muayenesi dilekçelerinde yapacakları işi “Makine Bakımı” diye yazmışlardı. Ne makinasının bakımını yapacaksınız diye sorduğumda hiçbirinin hangi makine olduğunu bilmediği anlaşıldı. Tek tek yaptığım muayene benzeri işlemde işçi adaylarından birisi itiraf etti: “Doktor bey, ne yalan söyleyeyim, ben ne makineyi gördüm ne de ne iş yapacağımı biliyorum.
Muayene deyince açmak gerekir. muayene yapmayı siz ne zannediyorsunuz bilmem ama pek çok çeşidinden birisi de muayene odasında el yıkamak için lavabo olmadan yapılanıdır ki bu yüzden muayene ettiğiniz kişiye elinizi sürmezsiniz. El sürmeyince de ne sırtını, ne kalbini dinler, ne de herhangi bir organını muayene etmezsiniz. Yapabildiğiniz tek şey başkasına elleterek yapılan bir Tansiyon ölçümü ve uzaktan hastaya ellemeden yapılan (eşel marifeti ile) görme ve akciğer filmi ile yapılan verem muayenesidir.
Biliyor musunuz, işçilerin pek çoğu yaptığım böyle bir muayene için dahi bana teşekkür ederek ve “Muayenenin böyle olması gerekir” diyerek odamdan ayrılıyor. Demek ki açlık çeşitleri arasına bir de “muayene açlığını” ekleyeceğiz.
Muayene açlığının sebeplerini diğer açlık çeşitlerinden sıra gelir de bir daha aklımıza düşerse bir ara anlatırız. Tabii hekimlerin “muayene etme açlığı” ile birlikte. Artık hastaya ellemek eskisi kadar kolay değil çünküJ).
Not: Şubat 2015 tarihinde Halkın sağlığı.org sitesinde yayınlanmıştır. Site yayınına son verince buraya taşıdım.








14 Nisan 2014 Pazartesi

HALK SAĞLIĞI İÇİN… 015

ÜSTÜME YAZMAK - YOKLUĞUNUN KANADI DEĞDİ

Nevzat Eren ve Orhan Köksal’ın değerli anılarına
Umur Gürsoy
70.    DostoyevskiBudala” isimli romanında kahramanını şöyle konuşturur: ''...bu inancımın ölüme mahkum oluşumla hiç ilgisi yok. Mutluluktan ne anladıklarını sorun insanlara! İnanın bana Kolomb, Amerika'yı bulduktan sonra değil, onu bulurken mutluydu. Mutluluğunun doruk anı, belki yeni dünya'yı bulmazdan üç gün öncesiydi; ayaklanan mürettebatın umutsuzluk içinde geminin burnunu gerisin geri Avrupa'ya çevirmek üzere oldukları an! Burada sorun elbette yeni dünya değil, yerin dibine batsın yeni dünya! Kolomb zaten onu görmeden, hatta bir şey bulup bulmadığını anlamadan öldü. Sorun, hayattır; yalnızca hayat; hayatın kendisi, hayatı sürekli ve sonsuz bir biçimde bulma süreci... Onu bulup, sonra da buldum diye noktayı koymak değil.''
Halk sağlığına konan engeller hayata karşı ölümün yengisini ilan etmekle eşdeğerdir. “Kimsenin halk sağlığına engel koyduğu yok!” diyenler, engellerin ne olduğunu bilmeyen ve bilip de tartışmayanlardır.
71.  Yazma dürtüm Yerel Seçim sonuçlarıyla bir kez daha kayboldu. Kendime bulduğum bütün yazma nedenlerimi ve bahanelerimi (kendim için yazmak dışında) kaybettim; küstüm. Bütün yazmama nedenlerim depreşti. Benim ki varoluşsal bir Vu-vei’ye uyuyor galiba; biraz kayın ağacı, biraz da Rus Yazgıcılığı!
Göstergebilimci, denemeci ve eleştirmen Roland Bartes, son büyük yapıtı “Romanın Hazırlanışı-II, İstek Olarak Yapıt[1]’da ‘Yazma Arzusu’nu da irdelerken ‘Yazmayanlar’ alt başlığında şunları yazar:
“… Şimdi izninizle, bu “kendini beğenmişliği” sürdürecek ve kendi “yazar” duygularımdan (yani kendini “ yazar” olma konumuna oturtan öznenin duygularından) söz edeceğim. Yaşamım bir biçimde Yazma olayına ayrılmıştır, yazma zamanımın, gücümün olması konusunda hep kaygılıyımdır; kaygılıyımdır = arzuluyumdur ve yazmayı başaramazsam kendimi suçlu hissederim. Oysa çoğu kez şu ürkünç (şizoyit) duyguya da sahip olurum: Çevremde, birçok kimsenin, özellikle dostlarımın, aslında meslekleri gereği yazmaya zaman ayırabilecekleri halde, kendilerine bir takım meşguliyetler bulduklarını, eğlendiklerini, kısaca zamanlarını yazmadan, yazmayı düşünmeden, ya da yaşamlarının niteliğine yazma olgusunu henüz katmadan geçirdiklerini, hem de çoğu kez çok iyi geçirdiklerini görüyor ve bu durum karşısında da şaşkından daha beter oluyor, anlayışsız hale geliyorum. Zamanını neyle geçireceklerini, hangi zamana doğru yönelebileceklerini anlamıyorum. Bu tuhaf alışkanlığın (mani’nin) belirtisi sayılabilecek bir donukluk bu bendeki; benim için, yazma olgusunun karşıtı basit bir olumsallık olamaz: Ben bunu Felsefe Yapma olarak kabul edebilir, görebilirim. Bu anlayışsızlığın (ya da saflığın) bir başka biçimi de, Okumak ile Yazmak’ın diyalektiğinden söz ederken sıyrıldığım şu soruda yatar: Eğer Yazmak, Okumak’tan geliyorsa, ve aralarında zorlayıcı bir ilişki varsa, insan yazmak zorunda olmadan nasıl okuyabilir? Ya da bir başka deyişle şu ürkünç soruyu sorabiliriz: Nasıl olur da yazardan çok daha fazla okur var olabilir? İnsan nasıl olur da yazma olayına hiç geçmeden okumaktan mutlu olabilir, kendini yalnızca büyük bir Okuma Sever olarak oluşturabilir? Duygularını bastırma mıdır bu? Yanıt veremem; yalnızca şunu biliyorum ki, bu bende bir çeşit ısrarlı soru haline geldi: Aslında, her zaman okurlara, yani yazmayan okurlara sahip olduğum için hep şaşkınlık içindeyim. İletişimsizliğin özünü oluşturan hep aynı soruyu soruyorum. İletişimsizliğin nedeniyse, “ileti”nin aktarılmıyor olmasında değil de başkasının arzusunu nasıl anlamalı? (bu arzuyla-bu hazla nasıl özdeşleşmeli?) sorusunda yatıyor. Hoşgörünün (anlamadığımız arzuyu anlıyor gibi yapmak) örttüğü bir soru türüdür bu.”
“Yazma arzusu olmama”yı yukarıdaki gibi “Yazmayanlar” başlığında ile inceleyen Barthes, “Yazmamak Nedir?” sorusunu irdelelemeyle devam eder ve Yazmamak’ı sınıflandırır:
“Madem ki Yazmak burada Arzu olarak, Tutku olarak ele alındı (yazma olayından söz etmeye böyle başlamıştım), bu Arzu’nun, bu Tutku’nun kopması ya da duraklaması ilkesini ortaya koymak gerekir-başka deyişle, Bir Karşı-Yazmak ve bir Yazmak- Yokluğu, bir Para-grafi (arzu’yu, yazmak olayından başka yere saptırmak) ya da bir A-grafi (Tutku’ya egemen olmak ya da onu bitkin düşürmek, Bilgeliğe girmek; çünkü Yazmak uysal bir şey değildir) olasılıklarının bulunduğunu da belirtmek gerekir” der ve “Bazen üzerimden Yazmak- Yokluğu’nun kanadının geçtiğini hissederim… Demek ki burada, gerçeği söylemek gerekirse, hiç sormadığımız şu şaşırtıcı soruyu sormamız gerekir (öteki şaşırtıcı soruyu, “İnsan nasıl olur da yazmaz?” sorusunu daha önce tartışmıştık): İnsan yazmayı nasıl bırakabilir?.. İki durum ileri süreceğim: 1) Arzunun sapması (Yazma etkinliğini kesme-tam olarak kopma); 2) Arzu’nun Arzu olarak tartışma konusu yapılması (Aylaklık-Arzu’nun isteyerek durdurulmasına bağlı olarak yazmanın bırakılması).” diye devam eder:
Barthes, oldukça karışık ve anlaması zor bir anlatım (seminer konuşmasına bilinçli olarak sonradan müdahale etmeksizin metin haline ge(tiri)lmesi nedeniyle bence) tarzı kullanarak Arzunun sapmasında, yazma arzusunun Rimbaud’da olduğu gibi, başka bir arzuya ‘seyahat arzusu’na yenilmesi ve yazmayı tam olarak kesme, artık hiçbir şey yazmama söz konusu olduğunu söyler. Aylaklığa giden yol ise birkaç tanedir: a) Bilmek (“Diyalektik olarak dinginlik olasılığını, yani libido-yokluğu olasılığını açar.” der); b) Ufak tefek işler yapma (brikolaj); c) Hiçbir şey yapmama (Diyalektiksel olarak hiçbir şey yapmamanın görünür kılınmasının “deyim yerindeyse etkin bir amblemi” olan dinsel amaç dışı teşbih çekme örneğini verir); d) Vu-vei (Hareket-Yokluğu)(Vu-vei, “amaçsız olma”, “niyet yokluğu” demektir.
Vu-vei’nin üç biçiminden söz eder: “1) Doğuya özgü Vu-vei: “Bu tür gösterişsiz edilgenlik (pasiflik) durumu”,  her türlü şiddet ve rekabet arzusundan uzaktır (Böyle olunca da yazmak elbette son derece olanaksızlaşır)… 2) İkinci olarak, daha farklı bir anlayışla, radikal ve ontolojik (varoluşsal-UG) olan, fantazması da bu yolla yapılan (Yazmak’a karşı: fantazmaya karşı fantazma) Doğa’dan söz edebiliriz”…. Heidegger’den bir alıntıyla “Yeryüzünün gizli yasası, olasının çemberi içindeki her şeyin doğumu ve ölümüyle yetinen ölçülülükte saklıdır; her şey kendini bu çembere uyarlar ve hiçbir şey onu tanımaz. Kayın ağacı hiçbir zaman kendi olasılık çizgisini aşmaz…” diye devam eden Barthes “àYazmak (istek, büyük yorgunluklar, aşınmalar, çeşitlemeler, kaprisler, çeşitli yapay düzenlemeler, kısaca Olanaksız-Olan) ile Aylaklık (Doğa, Olasının Çemberi içindeki gelişme---hassaslık) arasındaki Çatışma’nın en iyi betimlenmesi de kanımca burada verilmiştir.” der, ve devam ederek “İnsan yazmayı nasıl bırakabilir?” sorusuna noktayı koyar: “3) Üçüncü Vu-vei örneği: Nietzsche kendini anlatır (Ecce Homo): Hınç’ı (Papaz-Tipi tepkili güç), bir sıkıntıya, bir engele, bir hastalığa benzetir: “Her çeşit hınçtan uzak olmak<…> Hasta olmak da bir tür hınçtır. -Buna karşı hastanın bir tek büyük ilacı bulunur- Rus Yazgıcılığı diye adlandırdığım bir şey vardır: Başkaldırının bulunmadığı bu yazgıcı anlayışa göre, bir Rus askeri, savaşın çok sert geçeceğini görürse, karın üzerine uzanır. Hiçbir şey yutmamak (gerçek ve mecazi anlamda) à hiç tepki vermemek <…>, bir tür kış uykusuna yatma isteği <…> Hiçbir şey sizi bunun heyecanlarından daha çabuk tüketemez <…> Buddha’nın bu derin fizyolojisinin çok iyi anlatmış olduğu gibi bir şeydir bu…” àDoğa ile uyum içinde kalan üstün, aşkın Edilgenlik: Buddhacı olmaktan çok Tao’cu bir anlayış à Bu elbette Kötülüğe karşılık vermeme gibi güçlü bir ahlak anlayışı gerektirir; buna da Tolstoy’da rastlarız (günümüz dünyasıysa böyle bir şeye hazır değildir; en azından böyle diyebiliriz. Bizler Hınç’ın Genel Çağı içindeyiz: Yani Papazların, Ayetullahların, Siyaset Ahlakçılarının Çağındayız.”
(Barthes’dan yapılan alıntıların noktalamaları ve italik vurgular yazarına aittir).
15 Nisan 2014





[1] Barthes, R. “Romanı Hazırlanışı-2 (İstek Olarak Yapıt – Proust ve Fotoğraf)”, Çev. Mehmet Rifat, Sel Yayıncılık, 2010.

11 Şubat 2014 Salı

HALK SAĞLIĞI İÇİN… 014 (9 Şubat Dünya Sigara Bırakma Günü Özel)

HALK SAĞLIĞI İÇİN… 014 (9 Şubat Dünya Sigara Bırakma Günü Özel)
03 Şubat 1928 tarihinde doğan hocaların hocası rahmetli hocam Prof. Dr. Rahmi Dirican’ın değerli anısına”
Umur Gürsoy
61.    “Giving up smoking is the easiest thing in the world. I known because I’ve done it thousands of times.”
“Sigarayı bırakmak dünyanın en kolay şeyidir. Kendimden biliyorum, çünkü bunu binlerce kez yaptım.”
Mark Twain
Emre Kongar’ın Aydan Çelik’e verdiği ve Abbott Vizyon Dergisi’nin Ocak 2003 tarihli Sayısında kısaltılarak yayınlanan söyleşinin tamamı’ndan (bkz. http://www.kongar.org/Aydan_Celik_ile_soylesi.php):
Aydan Çelik … Sizinle ilgili olarak hafızamı harekete geçirdiğimde şöyle bir şey hatırlıyorum: Seksenli yılların başı. Üniversite'den henüz ayrılmamışsınız. Ankara'da Zafer Çarşısı'nda, görünümüz şu andakiyle hemen hemen aynı, ağzınızda bir pipo, kitapçılarda dolaşıyorsunuz.
Emre Kongar Evet. Sigarayı bırakmaya çalışıyordum. Nihayet 10 gündür sigara içmiyorum. 1980'den bugüne ancak bırakabildim.
A.Ç. Mark Twain'in sözü gibi mi?
E.K. Doğru. "Sigara bırakmak dünyanın en kolay işidir, ben her gün bırakıyorum", değil mi?
62.     Sigara istatistikleri ortalamalardan genelden söz eder. Ama bir de epidemiyolojinin yer, kişi ve zaman özellikleri var. Evet, sigara öldürür ama bazen de hayat kurtarır: Örn.: 1948’de Norveç’te düşen bir uçakta, sigara içilmeyen bölümünde oturan tüm yolcular öldü. Sigara tiryakisi olan Bertrand Russell, kurtuldu (Selçuk Altun, Kitap İçin-3’ten).
63.    “Halk Sağlığı İçin-13”'deki Madde: 57’de 1970-80’lerde özellikle biz erkeklerin halk sağlıkçı da olsak ağır sigara içicisi olduğumuzdan isim vererek söz etmiştim.
2000’li yıllarda interaktif eğitim modeline geçme çabasındaki Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Sağlık Eğitimi Ana Bilim Dalı’nı yaşama geçirdi ve öğretim üyelerine de farklı içerik ve uzunlukta (2 tane iki günlük, bir tane 15 günlük olmak üzere üç adet) ‘Eğitimde Ölçme ve Değerlendirme’ Kursları da açtı. Bu kurslarda soru hazırlama ve değerlendirmede “geçmesine izin verilecek en kötü öğrencinin mutlaka bilmesi gereken bilgi, beceri veya davranış yeterliliğine (soruya) karar vermek” de anlatılmıştı.
Ben bir yandan da, üniversitemizin her fakülte ve yüksekokulunu gezen; ön sıralarını hocaların doldurduğu “Sigarasız Üniversite” panellerinin daimi panelisti olarak konuşmamı “6 Şapkalı Düşünme Tekniği İle Sigara Bırakmaya Karar Verme” başlıklı bir sunumla yapıyordum. Nedendir bilmiyorum, öğrenciler de bu panellere çok ilgiliydiler. O dönem Tıp Fakültesi öğrencilerine sigara konulu bir kaç ders veren arkadaşım Doç. Dr. İlker Belek’le öğle yemeğinde sohbet ederken hangimizdi unuttum; şu soruyu sordu ve tartıştık: “Sigara içen tıp öğrencisini mezun etmeli miyiz?”. Çünkü bilgi başkaydı, beceri başka… O aralar ben de sigarayı kaçıncı kez bilmiyorum, yaşlanınca (Yaşım o sıralar 49’du) tekrar başlamayı tasarlayarak; tekrar bırakmış durumda idim.
Öğretim üyelerinin ve hali vakti yerinde hekim ve öğrencilerin alakart yemek de yediği yandaki çay salonunda devam eden sohbete başka katılanlar da olmuş ve sohbet, bırakın tıp fakültesi öğrencisinin sigara içmesini; “satranç ile yüzme bilmeyen üniversiteliyi mezun etmeli miyiz?”e kadar uzamıştı.
O zamandan beri ve 55 yaşımda sürpriz biçimde gelişen nedenlerle beş yıl evvel sigaraya tekrar başladığım zamana denk gelen sigara ve tütün kullanımına getirilen yasaklarla ilgili çeviri yasa ve yönetmeliklerden sonra sigara konusunu daha çok sever oldum.
Bu arada aklıma, önlerinden bir ‘afeti devran’ geçen biri 80’inde, diğeri 70’inde iki erkek arkadaştan 80 yaşındakinin genç arkadaşına söyledikleri geldi: “Ahh, şimdi senin yaşında olacaktım”. Yaşlılık konusunu da bir ara yazmak gerekJ
Sigara içmeyenler pek bilmez ve hafife alırlar; açıkça söylemeliyim ki sigarayı herkes bırakamaz. Bir insanın sigarayı kesin olarak bıraktığından emin olabilmek için ölümüne kadar beklemek gerekir. Sigara, DSÖ’nün sağlık tanımındaki “ruhsal ve sosyal yönden tam iyilik hali”nin önemli bir göstergesidir. Sosyal yönden iyi olmama hali ve kişiye özel kimi acılar (karasevda, yakınını kaybetme, yakınlarında, kendisinde ve ülkesindeki kimi onulmaz ruhsal ve bedensel hastalıklar vb.) (kişinin ve ailenin) ruhsal iyilik haline olumsuz etki yapar. Kim ne söylerse söylesin kimilerimiz için en iyi arkadaş hâlâ sigaradır.
Ve son olarak askere gitmeyene, çocuğu olmayana, 50-60’lı yaşlara gelmeyene ve karasevdaya düşmeyene sigara bırakma dersi ve panelinde görev ver(dir)memek gerekir.
64.    Tıbbın diğer bilimlere katkıları:
“Jean Bernard Léon Foucault (18 Eylül 1819 – 11 Şubat 1868), Fransız fizikçi. Kendi icadı olan Foucault sarkacı (Dünya'nın kendi çevresinde dönmesinin etkisini gösteren bir düzenek) ve jiroskop araçlarıyla tanınır. Ayrıca ışık hızının ilk hassas ölçümlerinden birini gerçekleştirmiş (bulduğu değer bugün kabul edilen değerin %99,4'üne eşittir) ve Foucault akımları denen elektromanyetik fenomeni keşfetmiştir. Ay yüzeyindeki Foucault krateri, ismini bu fizikçiden alır.
Optik, elektromagnetizma, fotoğrafçılık ve başka birçok dalda, zamanının en ünlü araştırmacılarından biri olan Leon Foucault, Parisli bir yayımcının oğluydu. 10 yaşındayken babası öldü ve Foucault'yu annesi büyüttü. İyi bir öğrenci olmamasına karşılık, bilimsel yeteneğinin iyi bir cerrah olmasına yeteceğini düşünen annesi, Foucault 13 yaşına bastığında, onu bu konuda eğitecek bir özel öğretmen tuttu. Ne var ki Foucault, kan görmeye ve acı çeken insanlarla karşılaşmaya dayanamıyordu. Bu yüzden cerrah olmadı; tıp okulunda bir mikroskobik anatomi uzmanı olan Dr. Donne ile tanışınca ışık ve optik konularıyla ilgilenmeye başladı.
65.    Tartışma konusu:
ABD’deki halk sağlığı uzmanı (halk sağlıkçısı) sayısının Türkiye’dekinin altı katı olmasının nedenleri (ABD’de yaklaşık 12.500 kişiye bir iken TC’de yaklaşık 50.000 kişiye bir (1994'deki bir doktora çalışmasına göre 500 tıpta uzman toplam 1000 halk sağlıkçımız var idi. 2011'de sayıları 74 olan tıp fakültemizin kaçında halk sağlığı ana bilim dalı var ve bunların kaçı uzmanlık öğrencisi alıyor bilmiyorum. 2012'de bunlardan 50'sinde halk sağlığı anabilim dalı olduğunu ve uzmanlık öğrencisi alabilecek kadar eski olduğunu saptamıştım. Uzmanlık, doktara ve masterler dahil bu bilim dallarından yılda 50-60 civarında halk sağlıkçı çıksa 2014 yılı sonunda yaklaşık 1500 halk sağlıkçımız olduğu düşünülebilir, ki ABD rakamından 4 kat daha düşük bir orandır) (bkz. http://www.apha.org/about/membership/).
66.    1971 Haziranında Hacettepe Tıp Fakültesi birinci sınıf (hazırlık) öğrencisi iken bizlere Amerikan üniversiteleri ve Johns Hopkins Tıp Fakültesi (The Johns Hopkins University School of Medicine) ile ilgili filmli bir tanıtım yapılmıştı. John Hopkins Tıp Fakültesi’nin A.B.D’nin lisans düzeyinde eğitim veren ilk karma tıp fakültesi (1889’deki hastane açılışından dört yıl sonra) ve Halk Sağlığı Okulu’nun (Scool of Public Health) da (1916) A.B.D’nin ilk halk sağlığı okulu olduğunu o yıllarda da bugüne kadar da bilmiyordum, ama hiç unutmadığım bir şey var: Johns Hopkins Halk Sağlığı Okulu’nun Sağlık Hukuk ile ilgili bir eğitim programı vardı (bkz. http://www.jhsph.edu/research/centers-and-institutes/center-for-law-and-the-publics-health/). Başka hangi konularda diploma ve eğitim programları var, hiç merak edeniniz oldu mu?
67.    Halk sağlığı anabilim dalları araştırma görevlilerine seminer konusu: ABD’de lisans öncesi, lisans ve lisansüstü halk sağlığı eğitimi konuları, eğitim programları (kabul ettiği öğrenci çeşidi ) ve halk sağlığının alt (yan) bilim ve (yeni) uzmanlık alanları.
68.    Bilindiği gibi 30 Mart 2014 tarihinde yerel (belediye) seçimleri var. Aşağıda olduğu gibi Dünya Sağlık Örgütü dokümanlarında listelendiği gibi belediye hizmetlerinin çoğu halk sağlığının çevre sağlığı alanına ait veya ilgilendiren hizmetler. Bir belediye başkanı seçerken sizi dört yıl ve hatta yaptığı yatırım ve aldığı kararlarla sizin ve ailenizin ve de doğmamış kuşakların yaşamını ve haklarını ilgilendiren bir seçim yapıyoruz. Ve, Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında. 
Çevre Sağlığının Temel Konuları
1.     Atık Yönetimi ve Toprak Kirliliği
2.     Besin Niteliği ve Güvenliği               
3.     Çevre Sağlığı Politikaları                                                
4.     Çalışanların Sağlığı
5.     Çevre Sağlığı Yönetimi                                                   
6.     Enerji
7.     Gürültü Denetimi               
8.     Hava Niteliği       
9.     İnsan Ekolojisi ve Yerleşimleri
10. İyonlaştırıcı ve İyonlaştırıcı Olmayan Işınım (radyasyon)
11. Kaza ve Yaralanma Denetimi                                                       
12. Su Niteliği
13. Tarım
14. Taşımacılık Yönetimi ve Korunması                                                                                         
15. Toprak Kullanımı Tasarlaması     
16. Turizm ve dinlenme-eğlenme-spor etkinlikleri                                                                           
17. Vektör Denetimi
69.    Halk sağlığı uzmanları arasında eylemli (CHP’de) siyaset yapan benim bildiğim bir tek Uğur Cilasun var. Belediye Hizmetlerinde görev alan bildiğim tek halk sağlığı uzmanı ise Ferruh Yavuz var (Bir dönem Çankaya Belediye’sinde çalıştığını biliyorum). Mesleğin bu alanında da bilgi fakiriyiz. Bilindiği üzere en azından doçent ve profesör kademesinin siyaset yasağı yok. Ha, profesör deyince, bir de Akdeniz Üniversitesi eski rektörü genel cerrahi profesörü Dr. Mustafa Akaydın CHP’den Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı seçilince Antalya Belediye Başkan Yardımcısı olan aynı üniversiteden çalışma arkadaşım ve kardeşim halk sağlığı Profesörü Dr. Mehmet Aktekin var. Bilmem şimdi hangi görev(ler)de(ler)?

13.02.2014

27 Ocak 2014 Pazartesi

HALK SAĞLIĞI İÇİN… 013 (Valiyi Koruma Özel)

Uz. Dr. Tanju Topçu
HALK SAĞLIĞI İÇİN… 013 (Valiyi Koruma Özel)
1 Ocak 1893 tarihinde dünyaya gelen Uz. Dr. Behçet Uz’un; 11 Ocak 2011 tarihinde kaybettiğimiz sevgili Hocamız Prof. Dr. Doğan Benli ve 28.01.2012 tarihinde kaybettiğimiz Uz. Dr. M. Tanju Topçu’nun değerli anılarına”
Umur Gürsoy
Arkadan soldan üçüncü Nusret Fişek, yanındaki Doğan Benli. Sağdan  üçüncü Nevzat Eren, birinci Vural Bertan; iş arkadaşları ile (Çubuk Barajı, Temmuz 1976)(Kaynak: http://galeri.fisek.org.tr/main.php?g2_itemId=11434 adresine 27.01.2014 tarihli erişim)
56.    Ben, 1969 yılında Hacettepe Üniversitesi’ne bağlı olarak kurulan Gevher Nesibe Tıp Fakültesi’ne 1970 Eylülünde başladım. O yıllarda Hacettepe’nin sanırım bütün fakültelerini kazanan öğrencilerden İngilizce ve Türkçe muafiyet sınavlarında başarılı olamayanlar, ilk bir yıl süresince haftada 40 saat İngilizce (Amerikan İngilizcesi) Hazırlık ve haftada 5 saat Türkçe (Anlayarak Okuma) Dersi alırlardı. Lisede yabancı dil dersim Fransızca olduğu ve Türkçe (Türk Dili ve Edebiyatı) dersinde iyi notlarım iyi olmasına rağmen Türkçe muafiyet sınavında 100 üzerinden 70 üzerinde not alamadığım için hem İngilizce hem de Türkçe (Anlayarak Okuma) hazırlık dersini almaya başladım. Düşünüyorum da ne güzel bir kurgu imiş. Kendi dilini iyi bilmeyen öğrencinin yabancı dili öğrenmesi ve kullanması ne kadar anlamsız olurdu. Türkçe dersimiz haftada iki gün salı ve perşembe günleri öğleden sonra İngilizce sınıflarını bulunduğu binada değil Hacettepe Çocuk Hastanesinin Samanpazarı (yokuşun sağındaki) yönündeki park ve teknik tamir atölyelerinin yukarısındaki sanırım Beytepe Kampüsüne taşınmadan önceki (sağlık bilimleri dışındaki) fakültelerin (Fen-Edebiyat vb.) bulunduğu; ilk yıllarda altında öğrenci yemekhanesinin olduğu binada olurdu. 60 kişilik sınıflardan, Allah her ikisine de uzun ve sağlıklı ömür versin; benim sınıfımın birinci yarıyıl öğretmenimiz yazar ve eğitmen Oya Adalı, ikinci yarıyıl ise şair-yazar ve eğitimci Haluk Aker’di. Zira bu dersin eğitim kurgusu böyleydi. Öğrencinin iki öğretmenden de yararlanması ve değişik durumlara alışması amaçlanmıştı. Yılda bir kez de, okuduğumuz bir kitabın özetini öğretmenin önceki ve sonraki iki sınıfının birleşmiş haline (yarısını tanımadığımız 120 kişiye) 10-15 dakikalık bir sunumla iki sınıfa sunuyorduk (Ben Fikret Otyam’ın Gide Gide röportaj serisinden Ak Altının Ağaları ve Oy Fırat Asi Fırat’ı özetleyip anlatmıştım). Bu dersin ve dersteki eğitim yöntemlerinin benim gelecek yaşamımdaki toplum önünde konuşma, okuma zevkimin gelişmesi ve yazı yazmanın püf noktaları konularında da çok büyük etkisi olmuştur. Türkçe sınıflarına hepsi de 12 Eylül Darbe yönetimince kapatılan Türk Dil Kurumu üyesi, dönemin ünlü yazar ve hocaları (benim yukarıda adını verdiğim ve hatırladıklarımdan Adnan Binyazar, Emin Özdemir vb. gibi hepsi de Türkiye’nin önemli dil bilimcileri, edebiyatçıları ve yazarları) giriyordu. 12 Eylül Darbesinden sonra bu Türkçe dersi, “solcu öğrenci yetiştiriliyor” diye kaldırıldı.
1978 Eylülünde son (altıncı) sınıfta (on ay) Kayseri’ye Tıp Fakültesi Hastanesi’nde intern (son sınıf) doktor olarak çalışmaya gidinceye kadar Gevher Nesibe Tıp Fakültesi’nin bütün sınıfları Ankara’da Hacettepe Sıhhiye Kampüsü’nde okurdu. Bizimle birlikte ilk kez 1978 Haziranında 3. ve 4. Sınıflar da Kayseri’ye yollandı. Her sınıfta 40 kişiden Kayseri’ye gidenler yaklaşık 120 kişi olmuştuk. İngilizce hazırlık sınıfından sonra FKB (Fizik-Kimya-Biyoloji) okunan 2. Sınıfta (Dönem I), Birinci yarıyıl haftada beş saat okutulan Organik Kimya dersinden bütün sınav haklarımda da geçemeyince sınıfta kaldım bir yıl beklediğim için (o zaman borçlu geçilemiyordu; şimdi nasıl bilmem) tıbbiyeyi 8 yılda bitirdim. 1979 yılı Mart ya da Nisan ayına (Kayseri Üniversitesi kurulup Kayseri’deki bütün fakülte ve yüksek okullar mal ve öğrenci varlığı ile yeni üniversiteye devredilinceye) kadar öğrenci kimliğimde Hacettepe Üniversitesi Gevher Nesibe Tıp Fakültesi 6. Sınıf öğrencisi yazdı). 12 Eylülden sonraki tıp ve uzmanlık eğitimi aldığım üniversitelerim dağlara taşındı; Kayseri, Erciyes; Bursa, Uludağ Üniversitesi oldu.
57.    Benim zamanımda Hacettepe Tıp Fakültesi lisans (biyoloji) ve lisansüstü (tıp doktorluğu) eğitiminden oluşuyordu (o zaman Hacettepe Tıbbın ilk üç yılını bitirince biyoloji lisans diploması almaya hak ediyordunuz. Birçok arkadaşım bu diplomayla yaz tatillerinde, bir stajı da yakarak dört aylık kısa dönem askerlik yaptılar). Tanju Topçu, 1977 yılında beşinci sınıfta (Dönem IV) 2,5 aylık toplum hekimliği stajımızda yatılı gittiğimiz Kazan Eğitim ve Araştırma Sağlık Bölgesi’nin köy sağlık ocaklarından birinde (köyün-sağlık ocağının adını şimdi anımsayamıyorum) toplum hekimliği asistanı olarak sağlık ocağı hekimliği yapıyordu (1980 yılında halk sağlığı uzmanı olmuş). Sahada hastaya ve çevreye müdahale ve iyileştirme ile ilgili ilk bilgileri ondan öğrendim. Halk sağlığında hocalarımdan sonra sigarası dahil ilk örnek aldığım kişidir. Tek fark, ben Bafra içerdim.
Örnek alınan kişilerin her davranışı doğru olmayabilir. Tanju Ağabey’in çalışma masasındaki kalemliğin yanında devamlı üst üste dizilmiş beş paket filtresiz Birinci sigarası dururdu. Akciğer Kanserinden ölene dek markasını bilmiyorum, ama masasında sanırım yine sigara paketleri vardı.
O yıllarda kadınlarda daha az olmakla birlikte hekimler ve (biz) halk sağlıkçısı erkekler çok ve ağır sigara içicisiydik. Hoca ve ağabey hocalarımdan bildiklerim; Rahmi Dirican, Nevzat Eren, Necati Dedeoğlu, Remzi Aygün, Çağatay Güler, Hamdi Aytekin, Bülent Piyal ve ben sigara (Hikmet Pekcan ise pipo) içiyorduk. Halk sağlığı ve sigara konusuna 9 Şubat Dünya Sigara Bırakma Günü’ne ilgisi nedeniyle Şubat 2014 yazımızda daha ayrıntıda değineceğim.
58.    Doğan Benli derslerimize girmezdi. Zira o Etimesgut Eğitim ve Araştırma Grubu Başkanı idi. Sadece stajın başladığı gün Ankara’dan Etimesgut’a gidince bir ziyaretimizde kısa bir konuşma yapardı. Onu sadece J. N. Lanoix ve M. L. Roy’dan çevirdiği “Sağlık Teknisyeni’nin El Kitabı” kitabından tanırdım. Kitapta Etimesgut Bölgesindeki bir sağlık memurunun uzun süreli klorlama yapmak için bulduğu birbirine bağlı sayısı ve büyüklüğü ihtiyaca göre arttırılabilen içinde Kireç kaymağı ana solüsyonu bulunan bidonlardan oluşan düzenekten de söz ederdi. Bu özellikle dağın tepesindeki çıkılması zor bölgelerdeki köy içme suyu depolarını klorlanmasında depodaki çözeltinin basıncıyla bir ay tıkanmadan damlatmayı sürdürebilen bir düzenek ileriki yıllardaki o zamanki sağlık ocağı hekimliklerim(iz)de çok işime yara(r)dı. Doğan Hoca ile yaşantımda bir de asistanlık öncesi tayin sürecimde görüştüm ve biraz daha tanıdım.
Hacettepe Halk Sağlığı’nın mezuniyetimizden hemen sonra açtığı asistanlık sınavında yedi kişi alınacaktı. Başvuran yedi kişi içinde ben ve Bülent Piyal de vardı. Benim Kayseri’den, Bülent’in de Hacettepe’den (resmi olmasa da) devrimci, solcu eylem sicilimiz vardı. Sonuçta 12 Eylülde hepsi de halk sağlığı asistanlığını bırakıp başka uzmanlık alanlarına giden 4 arkadaşımız dışında sınavı kazanan olmadı. Bülent’le ikimize sınavda 70 puanın üzerinde not alamadığımız söylendi. Asistanlık sınavı sorularından birisi “Doğuştan yaşam süresi nasıl hesaplanır?”dı. Bilseydim kapınıza kul olmaya gelmezdim misali bugün de bilmem, zira bugüne değin meslek yaşantımda doğuştan yaşam süresi hesabı hiç gerek olmadığı gibi hesaplama için gereken doğru ve güvenilir de Türkiye’de hiçbir zaman oluşmadı.
Hacettepe’den boyumuzun ölçüsünü alınca bölümden ayrılmadan son kez uğradığım Nevzat (Eren) Hoca’ya “Hacettepe’den sonra Türkiye’de en iyi halk sağlığı hocası nerede?” diye sordum. Bursa’da Rahmi var, dedi. Ankara’da okuyan bir Bursalı (İnegöl) olarak hiç Bursa Tıp fakültesine gitmemiştim, Rahmi Dirican’a gittim. Rahmi Hoca: “Seni tanımıyoruz, biz Gemlik’i yeni sosyalleştirdik; Doğan Benli bakanlıkta Sosyalleştirme Daire Başkanı. Benim selamım söyle seni bizim sağlık ocaklarından birisine atasın; seni tanıyalım” dedi.
O yıllarda Ankara Garı ile Ulaştırma Bakanlığı ve Hipodrom arasında (Beşevler’e yakın) olan Ankara Otogarındaydı ve Bursa otobüsünden çok erken inmiştim. Yürüyerek Ulus’daki şimdi ticari hayatına son veren Akman Pastahanesi’nin nefis sandviçlerinden yiyip yürüyerek Sıhhiye’ye Sağlık Bakanlığı Binasına vardığımda saat 07.30 civarındaydı. Sosyalleştirme Daire Başkanlığı koridoruna gittim; banklardan birine oturduğum anda tuvaletten ellerini bir küçük havluya kurulayarak Doğan Benli çıktı. Daire başkanı o saatte mesaiye başlamıştı bile. Yüreğimi bir gurur kapladı; biz işte böyle hocaların öğrencisiyiz, diye. Ayağa kalktım ve kendimi tanıştırdım, Makamına geçtik, Rahmi Hocanın selamını söyledim ve isteğimi bildirdim. Arkasındaki her sağlık ocağının bulunduğu yerin bir ışıklı ampul ile gösterildiği Türkiye haritasına döndü ve seni Engürücük Sağlık Ocağı’na tayin edelim, dedi. Gemlik’i dahi görmemiştim ki, köylerinin nerede olduğunu bileyim. Böylece bir sağlık ocağını lambası da kırmızıdan yeşile döndü.
Altı ay "Gemlik'e doğru denizi göreceksin şaşırma" tabelasının hemen alt yamacında Gemlik’e altı km uzaklıktaki Engürücük Sağlık Ocağında çalışıp, iki kez sahte raporlarla askerlikten kaçtıktan sonra bölüm asistanlık sınavı açtı. Benim dışımda bir de Erzurum tıp mezunu bir arkadaş sınava girdi, ben ona göre daha şanslıydım.
Bugün eğer halk sağlığı anabilim dalları nitelikli ve halk sağlığını halk sağlığı için yapan uzman ve akademisyen kadrosu sıkıntısı (!) neden çekiyor sorusunun yanıtı yukarıdaki Doğan ve Rahmi Hocalarımızın yazılı olmayan ilkelerinde kayıtlıdır: Uzmanlık ve akademisyenlik öğrencini yolda ve işte tanırsın.
59.    Suriye’deki iç savaş nedeniyle kapımıza dayanan Suriye’li sığınmacıların 30 Aralık 2013 itibarıyla sayısı, resmi açıklamalara göre 660 bin civarında. Bunların yaklaşık 450 bini kampların dışında ve günlük insani ihtiyaçları ve sağlık hizmetlerini AFAD'ın (Başbakanlık Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı) koordinasyonuyla sağlanmaktaymış   (bkz. https://www.afad.gov.tr/TR/HaberDetay.aspx?IcerikID=2668&ID=12).
Suriye’deki durumun Türkiye’ye bütüncü maliyeti konusu yıllık ve toplam olarak bir gün çalışılır elbet.
Sizlerle paylaşmak istediğim konu sağlık alanında bulaşıcı hastalıklarla ilgili maliyetler hakkında fikir ve zikir verecek bir konu. İstanbul ve Ankara’daki büyüklerimiz bilmez, ama içinde yaşadığım ve halen Merkez İlçesi’nin bulaşıcı hastalıklar ve bağışıklama biriminden sorumlu olduğum Osmaniye, Suriyeliler kaynaklı Polio ve Kızamık vakaları nedeniyle önemli bağışıklama ve sürveyans çalışmaları yapılan 11 ilimiz arasında. Bu illerin birisi de Adana.
5 Ocak Adana’nın, 7 Ocak da Osmaniye’nin düşman işgalinden kurtuluşunun 92. Yıldönümü. Her iki ilin de valisi ve vali yardımcıları var. Adana’nınki vatandaşa ‘Gavat’ demekle, ismi listede olmayan vatandaş ve gazileri kurtuluş töreninde tören alanına almamakla ve 31 koruma ile gezmekle ünlü. Geçtiğimiz 5 Ocak’ta Adana Gar’ının önündeki meydanda yapıldığı için trenden indiğimde Adana’nın Kurtuluş Günü törendeki duruma ben de şahit oldum. Alanın merkezine en az 100 metre yarıçapındaki bir barikatlarla çevrili bir çember oluşturmuştu. Vali Çoş, neredeyse 1 metre ara ile törene arkasını dönmüş polisler, barikatlar ve çift yönlü bulvarın trafiğe kapanmasıyla ve vatandaş katılımı olmadan çoşkusuz bir Kurtuluş Töreni kutlanmasına neden oluyordu (bkz. http://www.ensonhaber.com/adanada-vali-cos-gerginligi-2014-01-05.html).
Osmaniye’de ise durum farklı değildi. Çalıştığım Toplum Sağlığı Merkezi (TSM) törenin yapıldığı Atatürk heykelinin bulunduğu alana bakıyor. İki hafta önce tüm Osmaniye’nin İlçe Merkezindeki yaklaşık 27 bin çocuğun polio mop-up (sil-süpür) aşılanması için 420 kişiden oluşan 80 aşı ve denetim ekibi için 50’ye yakın sayıda motorlu araç giriş çıkışı nedeniyle tüm yazışmalarımıza ve görüşmelerimize rağmen TSM’nin emniyet ve 7 katlı İşhanı ile ortak kullandığı park yeri boşaltılmasını sağlayamamış ve bunun için güvenlik güçlerinden hiçbir yardım alamamıştık. Ama, 7 Ocak Kurtuluş töreni nedeniyle park yeri tamamen boşaltıldı ve ana cadde üzerindeki yakın göbekli kavşak öğle saatlerine kadar dört yönlü trafiğe kapatıldı.
Bizim vali yardımcısı, arabasını, sürekli aynı zamanda valilik lojmanı arkasına da gelen bizim TSM park yerine, güvenlik kamerasının önündeki alana koyarmış. Koyarken de sabah erken gelen hizmetlilere “Benim arabanın önüne, arkasına kimse park etmesin, ben devamlı plaka değiştiriyorum, arabaya bomba konabilir, kimse kameranın önüne araba koymasın” dermiş. Vali yardımcısının arabasını park ettiği TSM’nin de bulunduğu işhanının park alanı bir apartman sitesi girişi gibi en fazla 15-20 araba alıyor. İşhanında en az 200-300 kişi çalışıyor. Bir o kadar da girip çıkan. Bomba konma olasılığı bu kadar yüksek olan bir aracı neden kamera var diye bizim park alanına koyuyorsun, sayın vali yardımcısı.
Neticede işin içine valiyi sokmazsanız başta aşı ile koruma olmak üzere bu ülkede her türlü koruma zorlaşıyor.
60.    Bilmem haberiniz oldu mu; 1968 yılında ağırlıklı olarak öğretmenlerin bulunduğu 17 kişi tarafından kurulan ve halen Başkanlığını E. Rıza Güzey’in yaptığı Türkiye Halk Sağlığı Derneği diye bir derneğimiz var (bkz. http://www.thsd.org.tr/). Dernek Türkiye’de halk sağlığı alanında çalışmaya başlayan ilk dernekmiş. Derneğin her yıl dağıttığı Halk Sağlığı Ödülleri bu yıl (2013) da 19.12.2013 akşamı İstanbul Deniz Müzesi’nde gerçekleştirilen törenle sahiplerini bulmuş (bkz. http://www.thsd.org.tr/kazananlar-listesi/): Ödül grupları ve ödüle hak kazananlar ve kazanma nedenleri şöyle:
1. ÖZEL ÖDÜL
Halk sağlığı konusunda yıllardır özveriyle çalışan kişi ve kurumlar
DR. MUSTAFA TOPAL
Ülkemizde halk sağlığına, koruyucu sağlık hizmetleri konusunda 600 milyon dozdan fazla aşı ile destek oldu. Bu aşılar 1960’lı yıllarda doğan hemen herkese uygulandı ve halen de uygulanmaya devam etmektedir.
2. GENEL SAĞLIK
Genel sağlık alanında toplumu bilinçlendirecek ve dikkat çekecek çalışmalar
MERCK SERONO / BAŞINIZA GELMEDEN
Diğer kanser türleri karşısında Türkiye’de bilinirliği daha düşük olan baş ve boyun kanserlerine dair farkındalık yaratmak amacıyla “Başınıza Gelmeden” kampanyası oluşturulmuştur. Kampanya ile kamuoyunda konuyla ilgili önemli bir bilinirlik ve farkındalık sağlanmıştır.
3. ÇEVRE
Halk sağlığını iyileştirme yolunda gerçekleştirilmiş çevre dostu projeler
EMBARQ / BIKELAB İSTANBUL
Proje kapsamında, çağımızın halen en çevre dostu ulaşım araçlarından biri olan bisikletin, trafik ve çevre sorunu olan metropollerde kullanımının artırılmasını sağlayan faaliyetler gerçekleştirilmektedir.
4. DÜŞÜNSEL GELİŞİM ve EĞİTİM
Halk sağlığına düşünsel gelişim ve eğitim aracılığıyla katkıda bulunan kurumlar
NESİN VAKFI
Nesin Vakfı; sağlıklı bir gelecek yolunda, eğitim olanaklarından yoksun çocukların, tükettiğinden çok üreten, toplumsal sorumluluğu olan, özgüvenli, özverili, kendini sürekli geliştiren, topluma yararlı bireyler olarak yetişmelerini sağlamak için çalışmaktadır.
5. SANATSAL ETKİNLİKLER
Sağlıklı nesiller yetişmesinde büyük öneme sahip olan sanatın yaygınlaştırılmasına yönelik çalışmalar
EKREM ATAER HALK KOROSU
2005 yılında sanatçı Ekrem Ataer tarafından kurulan Türkiye’nin en büyük halk korosu, 2010 yılından beri Şişli Belediyesi bünyesinde çalışmalarını sürdürmektedir. Koro, salt müzik çalışmalarının yanında, ülke gündemine duyarlı ve gündem üzerine konserler veren bir sivil toplum sesi olarak faaliyet göstermektedir.
6. SAĞLIK İÇİN SPOR
Halk sağlığı için spor yapılmasının teşvik edilmesi ve kitlelerin bilinçlendirilmesine yönelik projeler
NAİLİ MORAN ATLETİZM EĞİTİMİ VAKFI / BEBESTAD
Bebestad Atletizm Oyunları, çocuklara “Atletizm Oyunu” oynama zevkini verdmek için projelendirilmiştir. Atletizmi, çocuklar için çekici bir faaliyet halini getiren, onları oyun ortamında buluşturacak ve fiziksel güç olarak her çocuğun erişebileceği seviyede temel spor becerileriyle donatılmış takım oyunları hazırlamaktadır.
7. SAĞLIKLI YAPILAR ve ŞEHİRCİLİK
Evimiz ve yaşadığımız kentin sağlıklı tasarlanmasına yönelik çalışmalar
ESKİŞEHİR BELEDİYESİ
Eskişehir’in parkları, müzeleri, sanayi kuruluşları ve sanatla iç içe olmasının yanında sağlık, ulaşım, eğitim gibi temel yaşam kalitesi çok yüksek seviyededir. Bir zamanların orta ölçekli Anadolu şehri iken bugünkü haline kavuşmasının arkasında müthiş bir başarı öyküsü vardır.
8. İŞ GÜVENLİĞİ ve İŞÇİ SAĞLIĞI
Daha sağlıklı bir toplum yolunda iş ve işçi güvenliğini sağlamaya yönelik projeler
İŞ SAĞLIĞI ve GÜVENLİĞİ PROFESYONELLERİ DERNEĞİ (İSAG)
İSAG, bugün itibariyle 35.153 iş güvenliği uzmanı ve 7.000’e yaklaşan işyeri hekimi ile birlikte, sektöre yeni başlayan, bu yıl sayısı 50.000’i bulacak, tüm İSG profesyonelinin ellerinden tutarak, mesleki tecrübesi olan bilim insanlarıyla bilim köprüsü kurmayı amaçlamaktadır
9. GIDA ve BESLENME
Yetersiz ve sağlıksız beslenmeye karşı yapılan bilgilendirme çalışmaları
BRISA / LASSA “YOLA SAĞLAM ÇIK” PROJESİ
Proje kapsamında; görevli beslenme uzmanı ve spor eğitmenleriyle, Mayıs ve Haziran aylarında 45 farklı nokta arasında 7.616 km yol yapılarak ulaşılan yaklaşık 2.500 uzun yol şoförüne, beslenme ve sporun emniyetli sürüşe etkileri konusunda bilgi verip önerilerde bulunulmuştur.
10. ANNE ve ÇOCUK SAĞLIĞI
Halk sağlığının temel unsurları olan anne ve çocukların sağlıklarını korumaya yönelik çalışmalar
LÖSEMİLİ ÇOCUKLAR SAĞLIK VE EĞİTİM VAKFI (LÖSEV)
LÖSEV’de sosyal güvencesi olmayan ya da lösemi gibi zor bir tedaviyi karşılayamayacak kadar yoksul olan sayıları 15.000’i aşan lösemi hastası çocuğa tamamen ücretsiz tedavi ve eğitim hizmetleri verilmekte, ailelerine ise maddi yardımlar ve psikolojik destek sağlanmaktadır.  
11. KADIN SAĞLIĞI
Kadınların toplumda hem fiziksel, hem de sosyal açıdan daha sağlıklı olabilmeleri yolunda oluşturulan projeler
HÜRRİYET GAZETESİ / AİLE İÇİ ŞİDDETE SON KAMPANYASI
Aile İçi Şiddete Son Kampanyası, 2004 yılında aile içinde yaşanan şiddet konusunda farkındalık yaratmak ve çözümlenmesine katkıda bulunmak amacıyla, sosyal sorumluluk projesi olarak başladı. Özel ekler, kitapçıklar, broşürler, afişler yayınlandı ve reklam kampanyaları gerçekleştirildi. Acil Yardım Hattı oluşturularak, bugüne kadar 37.000 çağrıya cevap verildi. Aile içi şiddete karşı önemli bir farkındalık oluşturuldu.
12. YAŞLI SAĞLIĞI
Yaşlılarımızın daha rahat ve sağlıklı bir yaşlılık dönemi geçirmelerini amaçlayan çalışmalar
KASEV / YAŞLI SAĞLIĞI ÇALIŞMALARI
KASEV bünyesinde, 130 yaşlımıza, 60 kişi en iyi şekilde hizmet vermektedir. Yatalak, yatağa bağımlı, felçli, hastane sonrası bakım gerektiren, alzheimer ve parkinsonlu ihtiyaç sahibi yaşlılar için de tıbbi bakım hizmeti verilmektedir.
13. ENGELLİ SAĞLIĞI
Hayatın önündeki engelleri kaldırmak üzerine yola çıkan kurumlar
YAPI KREDİ / ENGELSİZ BANKACILIK
Engellileri toplumun bir parçası olarak sosyal hayata daha çok katabilmek için sorumluluk alarak, bankacılık sektöründe bir ilki temsil eden Engelsiz Bankacılık Programı ile engellilerin bankacılık hizmeti alırken yaşadıkları sıkıntıları en aza indirmek amacıyla Görme Engellilere Yönelik Engelsiz POS, ATM, Yazıyı Sese Çeviren Teknoloji, Ortopedik Engellilere Yönelik Engelsiz ATM gibi farklı uygulamalar başlatılmıştır.
14. HAYVAN DOSTLARIMIZ
Halk sağlığını bütünsel bir kavram olarak görüp hayvanların sağlığını da önemseyen projeler
ŞİŞLİ BELEDİYESİ / SENİN İÇİN BOZUK PARA BENİM İÇİN SICAK YUVA
Proje kapsamında Şişli Belediyesi; sokakları paylaştığımız kedi ve köpeklerin barınma sorunlarına dikkat çekmek ve sokak hayvanlarına yardım eli uzatmak için “Çare Sensin! Satın Alma, Sahiplen!” sloganıyla Şişli semtini kedi-köpek evleri ve Hayvan Dostu Kumbaralarla donatmaktadır.
Teşekkürler Türkiye Halk Sağlığı Derneği.
2014’e yüklü başladık, affola.

27.01.2014